ISLAMTERORULANETLER.COMhttp://islamterorulanetler.comislamterorulanetler.com - Makaleler - Son EklenenlertrCopyright (C) 1994 islamterorulanetler.com 1ISLAMTERORULANETLER.COMhttp://islamterorulanetler.comhttp://harunyahya.com/assets/images/hy_muhur.png11666Madenlerdeki Can Kayıplarını En Aza İndirmek Mümkün

Madenler cep telefonundan evinizin ısınmasına, bindiğiniz trenden yemekte kullandığınız kaşığa kadar hayatın her alanında kullanılıyor. Bu geniş kullanım, madencilik sektörünün giderek daha önemli bir hale gelmesine yol açıyor. Sektör büyüyüp geliştikçe daha karlı hala geliyor ve cazibesi daha da artıyor.

Çoğu zaman büyük yatırım gerektirmeyen bir kazma, bir kürek ve bir işçinin bile yeterli görüldüğü madencilik, aynı zamanda dünyanın en çok ölümlü iş kazalarının yaşandığı bir sektör. Çin’de 26 Nisan 1942’de 1.549 kişinin can verdiği kaza, madencilik tarihinin en büyük kazası olarak kabul ediliyor. (1)

Madenlerde çökme, yangın, su baskını, gaz sıkışması, karbon monoksit zehirlenmesi, metan gazı ve kömür tozu patlaması gibi çeşitli nedenlerle yaşanan kazalar toplu ölümlere neden oluyor. Dünyanın dört bir tarafında sıklıkla yaşanan bu kazaları azaltmak ve ölümlerin önüne geçmek mümkün.

Örneğin Almanya, Türkiye’den birkaç kat daha fazla kömür üretimi yapmasına karşın, ülkede Türkiye’deki gibi ölümlü maden kazaları yaşanmıyor. Bunun nedeni Almanya’da madencilik kazalarını önlemeye yönelik önemli bir çözümün uygulamaya geçirilmesi. Bu çözüm, yeraltında tümüyle uzaktan kumanda edilebilen yüksek teknolojili robot sistemlerini ve özel makinaları kullanmayı içeriyor. Otomatik olarak işleyen madencilik sistemleri sayesinde bugün delme, patlatma, yükleme ve tünellerden maden çıkarma sırasında gerçekleşen kazaları en aza indirmek mümkün. Otomasyon sistemi ile kullanılan bu sistemler kazaları önlediği gibi madenlerdeki verimliliği de bir hayli arttırıyor.

Güney Afrika’da De Beers Finsch madeni, Codelco'nun Şili'deki El Teniente madenleri ve Avustralya, Pilbara bölgesindeki Rio Tinto'nun West Angelas Madeni, otomatik nakliye ve taşımacılık sistemlerini benimseyen ilk yer altı madenleri arasında yer alıyor. (2)

Bu yüksek teknolojiye erişim imkânın olmadığı madenlerde ise koruyucu – önleyici teknik tedbirler almak mümkün. Bunların en önemlisi madenlerdeki zehirleyici ve patlayıcı tehlikeyi önceden haber veren detektörlerin kullanılması. Karbon monoksit, karbon dioksit, metan gibi gaz seviyelerini haber veren detektörler kablosuz olarak merkez ile haberleşen detektörler kaza riskini en aza indiriyor. Ayrıca kömür madenlerinde patlama ve yangınlara yol açan, solunması bile büyük riskler taşıyan kömür tozunu tutan sistemlerin kullanılması kazalara karşı alınabilecek bir diğer önemli tedbir. GE'nin yeni başlattığı CoalPlus teknolojisi, farklı kömür madenciliği operasyonlarında kömür tozunu %90 oranında azaltabiliyor. (3) 

Kaya düşmesi ve maden ocaklarında çökmeler nedeniyle yaşanan ölümleri de önlemek mümkün. Bunun için daha en başta kazının yapılacağı yerleri iyi tasarlamak gerekiyor. Bunun yanında maden çukurlarını, kaya yüzeylerini ve çatlakları elektronik gözetim sistemleri ile sürekli kontrol altında tutmak mümkün. Hatta ocaklarda kolonları ve kirişleri gereksiz hale getiren ve tünelleri insan eli değmeden destekleyip ilerleyen sistemler dahi mevcut. Hâlihazırda madencilik teknolojisinde bu tip teknolojik çözümler alan şirketler mevcut.

Bunlar dışında işçilerin makinalara tehlike doğuracak kadar yaklaşmamasını sağlayan yakınlık tespit ve tehlikeli alana giriş ikaz sistemlerini kullanmak madenlerdeki iş kazalarını azaltmanın bir diğer yolu. İş makinelerinde kayma, çarpışma, hızlanma uyarı sistemleri ile bu makineleri kullanan operatörler ve çevredeki çalışanlar korunabilir. 

Kamyonlar maden ocaklarında önemli bir rol oynuyor. Kamyonların şoförlerinin çalıştıkları sürede dinç ve dikkatli olmaları kazaları önlemek açısından çok önemli. Bu noktada yorgunluk kontrolü yapan sistemler kullanılabilir. Bu sistemler operatörlerdeki yorgunluğu ve mikro uykuların başlangıcını sürekli olarak tespit ederek şoförleri uyarıyor. Avustralyalı bir şirket, göz ve kafa izleme teknolojisi kullanarak Sürücü Güvenlik Sistemi (DSS) adı verilen yorgunluk izleme sistemleri geliştirmiş durumda. Bunun madenlerde devreye sokulması oldukça faydalı olacaktır.

Maden ocağı dışında alınacak tedbirler ile de kaza riskini en aza indirmek mümkün. Bu tedbirlerin en başında eğitim geliyor. Madencilik mesleğinin başlangıç aşamasında çeşitli eğitimlerin verildiği bilinen bir husus. Ancak madenciler, zorunlu ve çok daha kapsamlı eğitim programlarına tabi tutulmalıdırlar. Yeni madenciler bu eğitime tabi tutulmalı ve eski madencilere verilen eğitim de periyodik olarak tekrarlanmalıdır. Bu eğitimlerde makine simülatörleri ve sanal gerçeklik teknolojisi kullanılarak maden işçilerinin iş ortamına daha iyi hazırlanması, becerilerinin arttırılması ve güvenlik tedbirlerini uygulaması sağlanabilir. (4)

Tüm bu teknolojiler kullanılsın veya kullanılmasın madencilik sektöründe muhakkak insanların canını korumaya yönelik sıkı bir mevzuatın olması gerekmektedir. Aslında böyle bir mevzuatın varlığı da tek başına yeterli değildir. Mevzuatın ön gördüğü tedbirlerin uygulanıp uygulanmadığını görmek için madenlerde sık sık özenli denetimlerin yapılması da şarttır. Bu denetimler ile insanların zihinlerinde oluşan “ihmal mi var?” sorusunun yarattığı gerilim de azaltılabilir.

Maden kazalarını önlemede pek fark edilmeyen bir diğer önleyici önlem ise basın özgürlüğü ile ilgilidir. Kazaların kimi zaman halktan gizlenmesi maden ocaklarındaki sağlık ve güvenlik standartlarının gevşek uygulanmasına yol açmaktadır. Bu nedenle basının, sendikalar ve STK’ların, maden kazaları hakkındaki görüşlerini özgürce dile getirmeleri madenlerdeki tedbirlerin artırılmasında büyük rol oynayacaktır.

Madencilik sektöründe otomatik işleyen sistemlere geçiş çalışmaları yapılmalı, yatırımlar acilen buna göre planlanmalı, bunun için yeni mevzuatlar hazırlanmalı ve gerekli destekler devletler eliyle yapılmalıdır.

Tüm bunların yanında unutulmaması gereken ana konu bir insan hayatının bir parça madenden muhakkak ki daha değerli olduğu gerçeğidir. Asıl önleyici tedbir, insanların, daha fazla kar etme uğruna başkalarının hayatını hiçe sayan bencillikten kurtarılması olacaktır. Bunun başlıca yolu ise, kendi çıkarlarını her şeyin üzerinde tutan egoist yaşam şeklinden kitleleri uzaklaştırıcı bir eğitim sisteminin devreye sokulması ve toplum algılarını değiştirecek bir sosyal yaşam çalışması yapılmasıdır. Felaketlere asıl tedbir, önce insan zihniyetinin değiştirilmesi ile mümkün olacaktır.

Referanslar:

  1. Akansha Gupta, The world’s worst coal mining disasters, Mining Technology 15 Mayıs 2014, http://www.mining-technology.com/features/feature-world-worst-coal-mining-disasters-china/
  2. Praven Duddu, Mining safely – innovative technologies to prevent mining accidents, Mining Technology 2 Nisan 2014,  http://www.mining-technology.com/features/featuremining-safely-innovative-technologies-to-prevent-mining-accidents-4207131/
  3. Praven Duddu, Mining safely – innovative technologies to prevent mining accidents, Mining Technology 2 Nisan 2014,  http://www.mining-technology.com/features/featuremining-safely-innovative-technologies-to-prevent-mining-accidents-4207131/
  4. Philippe Dozolme, What Can Be Done to Prevent Mining Accidents? The Balance 16 Nisan 2017,
    https://www.thebalance.com/what-can-be-done-to-prevent-mining-accidents-2367337

Adnan Oktar'ın Kashmir Reader'da (Hindistan) yayınlanan makalesi:

https://kashmirreader.com/2018/02/13/it-is-possible-to-minimize-fatalities-in-mining/

]]>
http://islamterorulanetler.com/tr/Makaleler/270584/madenlerdeki-can-kayiplarini-en-azahttp://islamterorulanetler.com/tr/Makaleler/270584/madenlerdeki-can-kayiplarini-en-azahttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/kashmir_reader_adnan_oktar_it_is_possible_to_minimize_fatalities_in_mining2.jpgWed, 14 Feb 2018 17:47:03 +0200
Adnan Oktar’ın Mısır Gazetesi Al-Masry Al-Youm Röportajı1. Gerçek adınız Adnan Oktar olmasına rağmen geniş çapta Harun Yahya müstear ismiyle ünlüsünüz. Neden başka bir isim kullanıyorsunuz?  

Allah Kuran’da Hz. Harun’un Hz. Musa’ya, Hz. Yahya’nın da Hz. İsa’ya yardım ve destek için gönderildiğini bildirir. Müslümanlar da Resulullah’ın yardımcıları, kardeşleri, arkadaşlarıdır. Ben de ahir zamanda Resulullah’ın yardımcısı olmaya niyet ve duanın bir işareti olarak Harun Yahya ismini kullanıyorum. Harun ve Yahya gibi peygamberlere yardım eden, onlara destek olan, onları koruyan kollayan insan olmaya niyetle söylenmiş bir söz. 

2. Konsantrasyonunuz bütünüyle Darwinizm, Evrim Teorisi, duygusallık gibi bazı muhalif düşman teorileri çürütmeye adanmış durumda, neden?  

İnsanların hepsi savaşlardan, sürgünlerden, haksızlıklardan, adaletsizliklerden şikayetçi ve bunun değişmesini istiyorlar. Ama çoğu dünyayı böyle acımasız, bencil, sevgisiz ve ruhsuz hale getiren asıl sebebin ne olduğunu tespit edemiyor ya da bunu hiç araştırmıyor. İnsanlara adeta sırtlarından bir pençe geçirilmiş ama sırtlarına dönüp bu pençenin sahibine bakmıyorlar. Bencil olmayı, acımasız olmayı öğretenin ne olduğu üzerinde durmuyorlar. Darwinizm ne diyor? “Her şey tesadüflerin ürünü, hayatın bir amacı yok, siz de hayvandan türediniz, birbirinizle çatışın, mücadele edin, ancak böyle güçlü olursunuz” şeklindeki sapkın iddiayla ortaya çıkıyor. Üstelik bunu hiçbir delili olmadığı halde bilim adına söylediğini öne sürüyor. İnsanlara zalimliği, acımasızlığı, bencilliği bilimsel bir şart gibi sunuyor. İnsanlar bunun bir aldatmaca olduğunu göstermek, çatışmaların, kavgaların, adaletsizliklerin temelden ortadan kaldırılması demektir. 

Evrim bilim değildir. Sümerler döneminden antik Mısır’dan kalma putperest bir inançtır. İnsanların aklıyla adeta alay eden bir pagan düşüncesidir. “Muzu, çileği, kediyi, tavşanı, papatyayı, insanı ve bunların her birindeki muazzam düzeni, bilgiyi, estetiği kim yaptı?” diyoruz. “Tesadüf” diyorlar. Tesadüf büyük bir şehir gibi işleyen hücreyi yapamaz. Tesadüf DNA’da kodlanmış olan milyonlarca sayfalık bilgiyi oluşturamaz. Tesadüf simetri, altın oran, estetik bilmez. Hepsini kusursuz bir şekilde yaratan Allah’tır. 

Romantizm de şeytanın insanları akılcılıktan, makullükten, sevgiden, dostluktan uzaklaştırmak için oluşturduğu bir akımdır. Romantizmin sevgiyle bir alakası yoktur. Romantizm insanların vicdanlı ve akıllı değerlendirmeden uzaklaşıp ani kararlarla, öfkeyle veya yanlış bir coşkuyla hem kendilerine hem çevrelerine zarar vermelerine sebep olur. Dolayısıyla bu düşüncenin yanlışlığının anlatılması da, insanların akılcı ve doğru hareket edebilecek bir bakış açısı kazanmalarını sağlayacaktır.

3. Görüşlerinizin dünya çapında neşredilmesinin ve yayılmasının ardından elde ettiğiniz somut sonuçlar nelerdir?  

İlmi çalışmalarıma 1979’da başladım. Bir üniversite öğrencisiydim. Evrim teorisinin geçersizliğini delilleriyle ortaya koyan bir broşür hazırladım. Bugün 73 dilde 300’den fazla kitabım var. 43 ülkede 216 gazete, dergi ve internet sitesinde düzenli yazılarım yayınlanıyor. Her gün yaptığım canlı yayınlar İngilizce, Arapça, Rusça, Fransızca olarak milyonlarca insana ulaşıyor. Allah’ın izniyle bu güçlü çalışmaların sonucunda bugün Darwinizme inananların sayısı çok çok azaldı. Darwinizm’in en ünlü savunucuları dahi geri adım atmış durumda. Yapılan anketler de bunu açıkça gösteriyor. Kuran Müslümanlığının dünyaya yayılmasında da, Allah’a çok şükür, Allah beni ve arkadaşlarımı vesile etti. Hayatımızla Müslümanların kaliteli, sanattan zevk alan, bilimi önemli gören, kaliteyi esas alan, neşeli, hayat dolu bir yaşam sürebileceklerini tüm dünyaya gösterdik. Eskiden İslam denince insanların aklına müziğe, resme, heykele, neşeye, sevince, güzellik içinde yaşamaya karşı, temizliği bilmeyen, bakımlı olmayan, hayatın içine giremeyen, gettolarda yaşayan insanlar akla geliyordu. Bunun İslam olmadığını, İslam’ın Kuran’da anlatılan ve insanların hayatını muazzam güzelleştiren bir din olduğunu gösterdik. Böylece insanları İslam’dan uzaklaştırarak ateizme yönelten sistemin de etkisini ortadan kaldırmış olduk.  

4. Kadınların tam anlamıyla özgürlüğünü, bikini giymiş bayanlarla fotoğraf çektirecek ölçüde destekleyen bir feministsiniz. Bu konudaki yorumlarınızı öğrenebilir miyiz?  

Kadınlara bu özgürlüğü Allah veriyor. Kuran’ı incelediğimizde örneğin Nur Suresi’nin 31. Ayetinde kadınların alabildiğine özgür olduğunu görüyoruz. Bu ayette kadının örtülmesi gereken yerleri olarak göğüsleri ve cinsel organı olduğunu görüyoruz. Ahzab Suresi’nin 59. Ayetinde ise kadının gerekli durumlarda, dekoltesini kapatmak için, geçici olarak, kendi aklı ve vicdanıyla karar vererek çarşaf giymesi hükmü var. Ama dikkat edin çarşafın hangi koşullarda giyileceğine vicdanıyla kadın karar veriyor. Eğer kadın kendini güvende hissediyor, aklına, imanına, vicdanına güvendiği insanlarla birlikte olduğuna inanıyorsa o ortamda bikiniyle dolaşabilir. Bunda Kuran’a uygun olmayan bir durum yoktur. (Bu konuda detaylı bilgi için kardeşlerimiz bu kitabı inceleyebilirler: Karanlık Tehlike: Bağnazlık ). 

Kadınları potansiyel günahkar, potansiyel suç makinası olarak görmek ve onlara ne yapacaklarını dikta etmek gerektiğine düşüncesi ise hem Darwinist materyalist ideolojilerde hem de gelenekçi Ortodoks İslam anlayışında var. Allah tüm bu baskıların kaldırılmasını istiyor. 

5. Kadın-erkek eşitliği konusundaki görüşünüz nedir?  

Erkeğin kadına veya kadının erkeğe baskı kuracak şekilde bir üstünlüğü yoktur. Ancak dikkatlice bakıldığında kadınların erkeklere göre daha çok detay gören, ince düşünen, merhametli, derinliği bilen ve derinlikten zevk alan, olayların girift yönlerini değerlendirebilen daha sabırlı varlıklar olduklarını görürüz. Bu da kadını çok avantajlı konuma getiren bir durumdur. Benim düşünceme göre hayatın her alanında kadınlara öncelik verilmesi ve her yerde kadınların çoğunlukta olması gerekir. Örneğin dünyanın her yerinde parlamentoların en az yarısının kadın olması şart. Kadın aklı, kadın inceliği, kadın güzelliği ve kadın şefkatiyle yönetilen bir dünya cennet gibi olur. 

6. Kadınların örtünmesine katılıyor musunuz, karşı mısınız?  

Az önce de bahsettiğim gibi, Kuran’da başörtüsü değil, kadının kendisini koruması gerektiği durumlarda, çarşaf giymesi hükmü vardır. Yani, böyle bir durumda kadının baştan aşağı tamamen görünmeyecek şekilde çarşafla örtünerek sokağa çıkması gerekir. Ama eğer kardeşlerimiz kendilerini güvende hissetmediklerinde çarşaf hükmüne niyetle başörtüsü kullanıyorlarsa bu Kuran’a uygundur. Kendilerini güvende hissettikleri ortamlarda dekolte giyiyorlarsa bu da Kuran’a uygundur. 

7. Burkini’nin bazı Batı ve Doğu sahillerinde yaygınlaşmasına katılıyor musunuz?  

Bir kadın burkini giydiğinde rahat ediyorsa onu giysin, bikini giydiğinde rahat ediyorsa onu giysin. Kadınlara karışmamak gerekir. Kadınlar kendi akıl ve vicdanlarıyla kendilerini nasıl koruyacaklarını çok iyi bilirler. Batı’da da Doğu’da kadınların ne giyeceğine, nasıl yaşayacağına karışmak gerektiği düşüncesi var. Kimse erkeklerin ne giydiğine, ne yaptığına, nasıl denize girdiğine karışmıyor. Kadınlara karışmanın da bir mantığı yok.  

8. Türkiye, Arap bölgeleri ve İslam dünyasında kadınların durumuyla ilgili değerlendirmeniz nedir?  

Acı bir durum tabi ama, Kuran’ın verdiği tüm özgürlüğe rağmen, Ortadoğu ve İslam coğrafyasında kadınlar Batı’ya kıyasla daha zor şartlar altında yaşıyor. Türkiye’de nispeten daha özgürler, ama tam benim idealimdeki, Kuran’daki özgürlük yok. Tabi bunda gelenekçi ortodoks İslam anlayışının büyük payı var. Kadını yarım varlık olarak gören, dövülmesi gerektiğini düşünen, gülmeyi konuşmayı sokağa çıkmayı kadına yasaklayan, cehennemin kadınlarla dolu olacağına inanan bir zihniyetin olduğu yerde kadınların özgür olması pek mümkün değil. Allah’ın izniyle Mehdiyet döneminde kadınlar tam Kuran’da ifade edildiği gibi özgür olacaklar. Resulullah (sav) hadiste kadınların Mehdi döneminde, tek başlarına Şam’dan Mekke’ye kadar özgürce hareket edeceklerini söylüyor. Öyle özgür olacaklar ki, hiçbir tedirginlik duymadan, yalnız olarak istedikleri gibi seyahat edecekler. Hiçbir yerde hor görülmeyecekler, taciz edilmeyecekler, baskı altına alınmayacaklar. 

9. Neden İslam toplumunda akıntıya karşı yüzüyormuş gibi bir görünümünüz var? Bunun nedeni yalnızca dikkatleri çekmek mi yoksa post-modernizm ve laikliğe uyarlanmış yeni bir metodunuz mu var?  

Benim tek amacım, isteğim Allah’ın rızasının en çoğunu kazanmaktır. Kuran’ı okuyor ve Kuran’dan anladığımı eksiksiz olarak uygulamaya çalışıyorum. İnsanlara da bana uyun demiyorum. Kuran’a uyun diyorum. Kuran’a baktığımızda da benim tebliğde kullandığım metodların ve yaşam tarzımın uygun olduğunu görüyorum. Beni eleştiren kişilerden de, ben bir Kuran talebesi olduğum için, eleştirilerini Kuran’a göre yapmalarını isterim. Bana “Şu ayete göre yaptığınız yanlış” der ve ispat ederlerse, eleştiriye kapalı bir insan değilim. Ancak bugüne kadar ayetlerden delil göstererek yanlış yaptığımı söyleyen olmadı. Genelde insanlar bugüne kadar Kuran Müslümanlığını hiç görmedikleri için beni ve arkadaşlarımı gördüklerinde şaşırıyorlar. O kadar kodlanmışlar ki güzelliğin, zenginliğin, kalitenin, sanatın ve bilimin küfrün elinde olmasına. Müslümanın hayatında Allah’ın verdiği nimetler olan bu güzelliklerin olmasına inanamıyorlar. Oysa modernlik de laiklik de Kuran’ın ruhunda vardır. Peygamberler kendi devirlerinin en modern insanlarıdırlar, çağlar üstü moderndir hepsi. Laiklik ise, Kuran'ın "Sizin dininiz size, benim dinim bana." (Kafirun Suresi, 6) hükmüyle en özlü şekilde ifade edilmiştir. 

10. Muhafazakarlar tarafından liberal İslam çizgisinde ve laik İslami bir kişilik olarak tanımlanıyorsunuz, bu konudaki yorumunuz nedir?

Benim eleştirdiğim ve karşı olduğum düşünce Kuran’a ekleme veya çıkarma yapılmasıdır. Dikkat ederseniz sizin “liberal İslam” olarak nitelediğiniz görüşün özünde Kuran’dan hüküm eksiltme vardır. Ben ise Kuran’ın tam olarak eksiksiz şekilde yaşanmasını savunuyorum. Örneğin, sizin muhafazakar dediğiniz kesime dikkat edin çok büyük bir çoğunluğu Kuran’da olmasına rağmen çarşaf hükmünü açıklamaz ve savunmaz. Çarşafı savundukları zaman tepki göreceklerini düşünürler. Ben ise, Allah’ın Kuran’da anlattığı şekliyle, kadınların gerekli görmeleri durumunda çarşaf giymelerinin farz olduğunu açık ve net olarak anlatıyorum.

11. Bazı çevrelerce ‘tarikat’ lideri olarak resmediliyorsunuz, neden ve bu konuda sizin görüşünüz nedir?  

Ben bir tarikat ya da cemaat lideri değilim, herhangi bir tarikata da mensup değilim. Bu sorunun sıkça gündeme gelmesinin sebebi, 1980’lerde hakkımda ilk yapılan haberde Adnan Hoca hitabının kullanılması ve ben ve arkadaşlarımın bir cemaat olarak lanse edilmesidir. Hep söylüyorum ben hoca değilim, alim değilim, samimi bir Müslümanım. Arkadaşlarım da bana bir tarikat lideri olarak bakmazlar, ben onların çok sevdikleri bir dostları, arkadaşlarıyım. Onlar da benim çok sevdiğim dostlarım. Eğlenmeyi, neşeyi, güzelliği, sanatı seven bir insanım ben. Allah’ın Kuran’da koyduğu sınırlar içinde hayatın dolu dolu, Allah aşkı ve sevgisiyle coşkuyla yaşanması gerektiğini düşünüyorum. 

12. A9TV ekranlarında gördüğümüz ‘kedicikler’ olarak bilinen bayanlar hakkında bilgi verebilir misiniz. Neden ‘kedicik’?

Kedileri çok seviyorum, çünkü kediler sevgiyi çok iyi bilen, çok iyi ifade eden, çok şeker varlıklar. Kadınların da sevgiyi anlama ve alma gücü çok yüksek. Bu yönleriyle kediler ve kadınlar birbirlerine çok benziyorlar, ben de bir sevgi ifadesi olarak arkadaşlarıma zaman zaman “senin kedi canını severim” ifadesini kullandığım için “kedicik” ismi Türkiye’de yerleşik bir ifade haline geldi. 

13. İslam’ın reforme edilmesi gerektiğini düşünüyor musunuz?

İslam’da reform diye bir şey yoktur. Dinin reforma ihtiyacı yoktur. Yapılması tek gereken Kuran’a dönülmesi, Kuran’ın yeterli olduğunun kabul edilmesidir. Kuran’da Peygamberimiz (sav)’in ümmetinden tek şikayeti vardır. Furkan Suresi’nin 30. Ayetinde, Peygamberimiz, “Rabbim benim kavmim Kuran’ı terk edilmiş bıraktı” diyor. Bugün İslam aleminde yaşanan tüm sorunların kaynağı da budur. Allah, “Biz Kitab'ı sana, herşeyin açıklayıcısı, Müslümanlara bir hidayet, bir rahmet ve bir müjde olarak indirdik.(Nahl Suresi, 89) diyor. Allah’ın sözüne rağmen, haşa, “Hayır biz daha iyi biliriz, Kuran yeterli değil” diyorlar. O zaman da bereketsizlik,  geri kalmışlık, sanatsızlık, kalite eksikliği her yere hakim oluyor. 

14. Terörizmle mücadele konusunda kullanılabilecek en iyi araçlar ve imkanlar nelerdir?  

Eğitim. Teröre karşı ideolojik eğitim yapılmadığı müddetçe askeri tedbirler asla sonuç vermez. Vermediğini de dünya çapında görüyoruz. Terör örgütleri militanlarına silah kullanmayı öğretmeden önce ideolojik eğitimden geçirir. Önce inanç temelini oluşturur. O insanı ölmeye ve öldürmeye ikna eder. Komünist terör örgütlerinde bu, Darwinist materyalist felsefenin eğitimiyle sağlanır. Militanlara sözde bir hayvan oldukları, bencil ve acımasız olmaları gerektiği, ilkel komünal topluma dönmek için çatışmanın şart olduğu sapkınlıkları öğretilir. Radikal terör örgütlerinin ise elinde, bir çok İslami kaynakta yer alan Kuran dışı sapkın inançlar ve hurafeler vardır. Namaz kılmayanın, içki içenin, hırsızlık yapanın öldürülmesi gerektiği gibi hurafelere inandırılan birinin vahşet uygulaması kaçınılmazdır. Yapılacak şey ise bu örgütlerin anlattıklarının geçersizliğini ortaya koymak, yani bu insanların yanlış inançlarının ortadan kaldırılmasını sağlamaktır. Darwinizmin geçersizliği bilimsel olarak anlatılır, Kuran hakikatleri ve mucizeleri öğretilir, Kuran’ın yeterliliği kabul edilip anlatılırsa dünyada terör diye bir sorun kalmaz. 

15. Adamlık Dini adını verdiğiniz ve içinde her seviyeden toplumsal örf ve adetlerin bir kısmını tenkit ettiğiniz bir kitap yayımladınız. Bildiğiniz gibi Seyyid Kutup da kendi görüşlerini 20. Yüzyılın Cahiliyesi adını verdiği bir kitapta yayınlamıştı. Onun görüşlerine katılıyor musunuz?  

Seyyid Kutub İslami geleneğin önemli isimlerinden biridir, fikirleri ve eserleri değerlidir. Ancak ben tüm fikirlerine katıldığımı söyleyemem. Cahiliye ahlakı ve kültürü Kuran’da yer alan ve yanlışlığı anlatılan bir kavramdır. Kuran’ın indirilmesinden önce yaşanan sistemi ifade eder. Bugün Kuran’dan uzaklaşılması sonucunda da benzer bir cahiliye kültürü bir çok ülkede gelişmiştir. Ancak önemli olan bu cahiliye kültürüne karşı nasıl mücadele edileceğidir. Ben bunun ilimle, sanatla, güzellikle ve sevgiyle olması gerektiğine inanıyorum. Sevgi ve şefkatle yaklaşıldığında çözülmeyecek hiçbir konu yoktur. 

16. Bazı arkadaşlarınız İsrail Başbakanı Netanyahu ile görüştüler. Bu konu İslam dünyasında çok hassas bir konu iken, siz bu görüşme ile nasıl bir mesaj vermek istediniz?  

İsrail’in önde gelen çevreleri ile görüşmelerimiz uzun yıllardır devam etmekte. Sanhedrin’den üst düzey hahamlar, siyasetçiler ve kanaat önderleri sık sık Türkiye’ye geliyor ve misafirimiz oluyorlar. Benim arkadaşlarım da İsrail’e gidiyor, konferanslar düzenliyor, gerçek İslam’ı insanlara anlatıyorlar. Museviler ve Müslümanlar arasında böyle bir bağlantı ve ortak çalışma olması Kuran’a uygun olan, Peygamberimiz (sav)’in de izlediği yoldur. Peygamberimiz (sav)’in de sık sık Musevi ve Hristiyan misafirleri oluyor, bu misafirler çoğu zaman sahabenin evinde kalıyordu. Resulullah, Musevi bir kişinin cenazesi geçerken ayağa kalkıp saygı gösteriyordu. Kuran’a baktığımızda da Kitap ehli ile Müslümanlar arasında çok sıcak bir bağlantı olduğunu görürüz. Allah onların yemeğini Müslümanlara helal kılmıştır. Ve Müslümanların Musevi ve Hristiyan kadınlarla evlenmesi helaldir. Evlilik iki toplum arasında olabilecek en yakın, en sıcak bağlantıdır. Günümüzde de iki toplum arasında dostane bağlantı kurulması hem Ortadoğu hem dünya barışı için gereklidir. 

17. Bir kitabınızda tek Allah’a inanan tüm dinlerin ibadethanelerinden bahsederken Musevi halkların Müslümanlar ile birlikte barış ve sevgi içinde yaşayabilmeleri gerektiğini anlatıyorsunuz. İslam ve Arap dünyasında bu konuda geniş çapta farklı bir görüş hakim olmasına rağmen neden böyle bir çözümü savunuyorsunuz?

Bu topraklar Müslümanlar için de Hristiyanlar ve Museviler için de kutsal topraklar ve hepsinin birlikte kardeşçe yaşayabileceği kadar geniş. Biz bu topraklarda 400 yıl boyunca Musevi, Hristiyan ve Müslümanlar bir arada yaşadık. Bugün de daha modern, daha aydın, daha sevecen bir ruhla bir arada yaşamamız mümkün. Kuran’a göre İsrailoğulları bu topraklarda olacak. Bu bölge bizim atalarımızın olduğu kadar onların atalarının da toprakları. İsrail halkı ve Filistin halkı aynı Peygamberin çocukları, ikisi de Hz. İbrahim’in torunları. Peygamber torunlarının birlikte barış içinde yaşamasını garip karşılamak aslında şaşılacak bir durumdur. Normal olan dostluk ve sevgidir, ama insanlar kavgaya çatışmaya ayrılmaya o kadar alışmışlar ki, sevgi içinde bir çözüm sununca “olur mu” diyorlar. Daha önce de açıklamıştım ben terörün her türlüsüne karşıyım, devlet terörüne de karşıyım. İsrail’in yanlış uygulamaları elbette var, her ülkenin yanlış uygulamaları olur. Her toplumun kötü insanları olur. Ama siz kötüleri bir yana koyar, iyilerle ittifak ederseniz o zaman kötülüğün etkisini zayıflatmış olursunuz. Benim de duam ve gayretim kötülüğün azalması için. 

18. Şüpheli bir topluluk olarak görülen masonlarla neden görüşüyorsunuz ve neden onlardan ünvan kabul ediyorsunuz? Mason musunuz? Bu konuda vermek istediğiniz bir mesaj mı var? 

Masonluk yaklaşık 12 bin yıldır olan çok eski bir yapılanma. Hz. Süleyman döneminde de var. Biliyorsunuz mason kelimesinin anlamı duvar ustasıdır. Hz. Süleyman’ın emrinde çok sayıda duvar ustası çalıştığı bilinmektedir. Masonlar dünya siyasetinde etkin rol oynayan bir gruptur. Böyle bir grup içerisinde İslam’ın anlatılması, Kuran’ın tebliğ edilmesi çok önemlidir. Benim 33. Dereceden mason diplomam var. Ama ben hiç bir mason locasına gitmedim, herhangi bir masonik törene katılmadım. Ziyaretime gelen masonlar canlı televizyon yayınında bana bu dereceyi takdim ettiler. Tüm izleyenlerin gözü önünde, canlı yayında gerçekleşti bu. Bunun ardından mason localarında Kuran mucizeleri, iman hakikatleri üzerine konferanslarımız oldu. Bir çok mason namaza başladı. Benzer şekilde Tapınak Şövalyeleri ile de görüşmelerim var. Bu yüzyılda İslam’ın tebliğinde ve hakimiyetinde masonların da önemli bir rolü olacağını düşünüyorum. 

19. Müslüman milletlerin ya da ümmetin günümüzde karşılaştığı zorluklar nelerdir?  

Müslümanların en acil ihtiyacı Kuran’a yönelmek, Kuran’ın sevgi dolu, aydın, merhametli, modern, kaliteli, görgülü, klas, sanatı ve bilimi kucaklayan ruhunu özümsemek ve yaşamaktır. Bugün İslam aleminin paramparça olması, Müslümanları kolay yutulur lokma haline getirmektedir. Üretilen silahların neredeyse tamamı İslam coğrafyası üzerinde deneniyor, her gün onlarca sivil Müslüman şehit oluyor ve isimleri dahi bilinmiyor. Akdeniz’de boğulanlar, hemen her gün başlarına bomba yağanlar, ibadet ederken, düğündeyken, yoldayken insansız hava araçlarının hedefi olanlar hep Müslümanlar. Müslüman hayatı neredeyse hiç değerli görülmüyor. Çünkü Müslümanların çoğu zaten kendini değerli görmüyor, öz saygısını kaybetmiş durumda. İşte bu öz saygı kazanmanın tek yolu Kuran’a bağlanmak ve Allah’ın Kuran’da bildirdiği gibi manevi bir önder etrafında birleşmektir. İslam alemi birlik olursa, Kuran’ın aydınlık ve modernliğini esas alırsa Müslümanlar için hiçbir şey zor olmaz. 

20. Hangi İslam mezhebine bağlısınız? 

Hanefiyim. Mehdi aleni zuhur edene kadar hepimizin bir mezhebe uyması mecburidir. İnşaAllah Mehdi zuhur ettiğinde mezheplerin tamamı kalkacak, tıpkı Peygamberimiz (sav) döneminde olduğu gibi din özüne dönecektir. 

21. Şii- Sünni çatışması, yani bölgedeki İslam mezhepçiliği hakkında ne düşünüyorsunuz? Buna nasıl bir son verebilir?  

Sünni de Şii de Vahabi de tertemiz Müslümandır. Kitabı, Peygamberi, Kıblesi bir olan insanların birbirini düşman görmesi bir fitnedir, İngiliz derin devletinin en büyük oyunlarından biridir. Kuran’a göre kardeş olan Müslümanları birbirine düşürmekte, kardeşi kardeşe kırdırmaktadır. Bu kavgayı körüklemek için de İngiliz Şiiliği ve İngiliz Sünniliğini kullanıyor. İngiliz Şiiliği Sünnilerden nefret eder. İngiliz Sünniliği de Şiilerden nefret eder. Birbirlerinin katlini vacip olarak görürler. Bu şeytani zihniyeti Müslümanların asla kabul etmemesi gerekir. Allah’ımız bir, kıblemiz bir, Peygamberimiz bir. Öz kardeşlerin birbirini ezmeye kalkışması büyük bir akılsızlık ve vicdansızlıktır. Sünni- Şii bir an önce bileşmeli. Sünni ve Şii karşıtlığını ortadan kaldırmalı, kardeş olarak birleşmeliyiz. İki taraftan önde gelenler bir araya gelir, kardeşlik konuşmaları yapar, birlikte namaz kılarlarsa dünyaya çok güzel bir mesaj vermiş olurlar. Böylece İngiliz derin devletinin elinden de önemli bir kozu almış oluruz. 

22. Türk dış politikası hakkındaki değerlendirmeniz nedir, özellikle de Mısır ile ilgili ilişkiler konusunda?

Türkiye Mısır halkının tamamını kucaklayan bir siyaset izlemelidir. Bu sadece Mısır için değil Türkiye’nin tüm ülkelerle ilişkilerinde geçerli olmalıdır. Türkiye bir ülkenin, bir mezhebin, bir grubun tarafı olamaz. Hak ve adalet için tüm gruplarla ve görüşlerle bağlantı içinde olmalı, hepsine dostane yaklaşmalı ve hepsinin bir arada kardeşçe yaşayacağı ortamı oluşturmak için gayret etmelidir. Mısır ile Türkiye’nin ilişkilerinin de yakın zamanda düzeleceğini umuyorum. Biliyorsunuz Türkiye ve Rusya arasında da çeşitli sorunlar yaşandı. İran’la aramızda anlaşmazlıklar olmuştu. Ben Hükümetimize ısrarla bu sorunların giderilmesi, dostluk inşa edilmesi için çağrılar yaptım. Allah’a şükür bu gayretlerimizden de çok olumlu neticeler aldık. Şimdi sıra Mısır’da inşaAllah. Mısır halkı her inançtan, her düşünceden insanıyla tertemiz bir halk, bizim kardeşimiz, canımız. Mısır’la ilişkilerimizin bir an önce eskisi gibi, eskisinden daha güçlü olmasını temenni ediyorum.

23. Siz de bir çok Türk politikacı gibi eski günlerin ihtişamı içinde ‘Osmanlı halifeliğinin rönesansı’ ile tüm bölgeye yeniden hakim olunacağına inanıyor musunuz?  

Osmanlı’ya duyulan özlem Müslümanların birlik olmasına, Musevilerin Hristiyanların özgürce yaşamalarına ve ibadet etmelerine, ihtişamın ve sanatın hakim olmasına duyulan bir özlem ise bu elbette güzel. Ama Osmanlı’yı yeniden inşa etmek derken, o dönemde yaşanan her şeyi kutsal ve doğru görmek olmaz. Osmanlı’nın bir çok hatası vardı. Bizim şimdi arzu ettiğimiz ise benzer hatalarla yeni bir Osmanlı değil, tamamen Kuran ahlakına dayalı son derece aydın, özgür, modern ve kaliteli bir ruhun, yani Kuran Müslümanlığının İslam coğrafyasına hakim olmasıdır. 

24. Türk halkı içindeki Kürt kökenlilerin yeni ‘Kürdistan’ içinde otonomi kazanmaları hakkında ne düşünüyorsunuz?  

Kürtler çok güzel insanlardır. Onurludurlar, tevazuludurlar, misafirperverdirler, dindardırlar. Bir çok kişi Kürtlerin kıymetini bilmez, ama onlar dünyanın güzel bir süsü, zenginliğidir. Türkiye’de Kürt-Türk ayrımı diye bir konu yoktur. Türk ordusunda, hükümetinde, istihbaratında çok sayıda Kürt çalışmaktadır. Ülkemizin Kürt cumhurbaşkanları, bakanları olmuştur. Kürtlerle biz kardeşiz, Kürt kardeşlerimiz ayrılmak, parçalanmak düşüncesine kesin olarak karşıdır. PKK’nın ise Kürtlük adına ortaya çıkması bir aldatmacadır. PKK’yı ilgilendiren Kürtler değildir. Dindar bir halk olan Kürtlerin de PKK’yı benimsemesi söz konusu değildir. PKK baskı ve yıldırmayla, tehdit ve terörle Kürtlerin bir kısmının zorla desteğini almaktadır. Asıl amacı ise Marksist Leninist ideolojisi doğrultusunda kızıl komünist bir Kürdistan kurmaktır. Bu plan İngiliz derin devleti tarafından projelendirilmiştir ve desteklenmektedir. Ortadoğu’da bir Kuzey Kore inşa edilmesi anlamına gelen bu hedef, sadece Türkiye için değil tüm bölge ülkeleri için ciddi bir tehdittir. İslam aleminin ortasına, Türkiye ile Müslüman coğrafyasının arasında Komünist bir devlet inşa etmek ve bu yapıyı Müslümanları toplu olarak katletmek için kullanmak planı vardır. Türkiye bu plana hiçbir zaman izin vermeyecektir. 

25. Hobileriniz nelerdir?  

Resim yapmayı seviyorum. Yağlı boya ve sulu boya çalışmalarım var. Tablolarımdan örnekler görmek isteyen kardeşlerimiz bu siteden bakabilirler. Hayvanlarla doğayla ilgilenmeyi de çok seviyorum. Yaklaşık 8 yıldır her gün canlı yayın yapıyorum, ortalama 3-4 saat sürüyor bu yayınlar. Tüm vaktimi Allah’ın rızasının en çoğunu kazanmaya niyetle geçiriyorum. Benim için İslam ayrı hayat ayrı değildir, İslam hayatımın her anını kuşatmıştır. 

]]>
http://islamterorulanetler.com/tr/Makaleler/270522/adnan-oktarin-misir-gazetesi-alhttp://islamterorulanetler.com/tr/Makaleler/270522/adnan-oktarin-misir-gazetesi-alhttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/Adnan_Oktar_roportaj.jpgWed, 14 Feb 2018 12:53:43 +0200
Suriye çözümüne bir adım daha

7 yıldır kesintisiz devam eden Suriye savaşına çözüm yolunda bölge ülkelerinin devreye girmesi kuşkusuz bazı aşamaların sonuca ulaşması ve çözüme yaklaşılması konusunda önemli bir adım oldu. Geçtiğimiz günlerde sonuçlanan Soçi görüşmeleri nezdinde de, bundan iki yıl önce aynı masada bulunmaktan dahi imtina eden gruplar, bugün müzakerelerde taraf konumundalar. Sesler yüksek tonda çıksa da, uzlaşma konusunda istekli ve ılımlılar. Cenevre'de sağlanamayan aşamalar, Astana ve ardından devam eden Soçi görüşmeleri ile bir kademe daha üste taşınmış durumda.

Soçi görüşmelerinin olaylı başlaması ve bir kısım muhalif grubun ilk gün bayrak krizi nedeniyle ülkeyi terk etmesi, Soçi'ye eleştirel gözle bakan bazı kesimleri memnun etmişe benziyor. Oysa rejim bayraklı resim ve logolara tepki göstererek ülkeye giriş yapmak istemeyen muhalif gruplar, kendilerini temsil etme yetkisini Türkiye'ye verdiler ve ilan edilmesi beklenen anayasa komisyonunun oluşturulması konusunun Türkiye tarafından takip edilmesini istediler. Bu, uzlaşma görüşmelerinin devamı açısından önemli bir aşamadır. Şimdiye dek, birbirine kavgalı tarafların karşılıklı görüşmelerinden sonuç alınamadığı malumdur. Şu anda, rejim tarafının Rusya nezdinde, muhalefetin bir bölümünün ise Türkiye nezdinde temsil edildiği bir masa, daha fazla sonuç çıkarabilecek bir anlaşma masasıdır. Rusya ve Türkiye, birbiriyle dostluğu ve ittifakı önemli gören iki ülkedir. Dolayısıyla bu iki ülkenin himayesinde gerçekleşecek görüşmelerin sonuca ulaşması kuvvetle muhtemeldir.

Suriye hükümet yetkililerinin ve terör örgütleri hariç olmak üzere ülkedeki muhalif etnik ve dini gruplardan temsilcilerin davet edildiği kongreye 1500'den fazla delegenin katıldığı bildiriliyor. Kongrenin başlangıcında, birbiriyle fazlasıyla hasım hale gelmiş olan tarafların ortak bir paydada buluşmaları elbette beklenen bir şey değildi. İşte bu nedenle devreye Rusya ve Türkiye'nin girmesi, Suriye sorununun çözümüne adım olabilecek bir ortak sonuç bildirgesinin oluşmasını sağladı.

Ortak sonuç bildirgesi, belki de Suriye meselesinde şimdiye dek atılmış en önemli adımlardan biri. Buna göre, rejim delegasyonunun yanı sıra “geniş temsili muhalefet delegasyonundan oluşan komitenin anayasal reform taslağı hazırlamak için Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı kararına katkıda bulunmasına karar verildiği” ifadeleri kullanıldı. Anayasa komitesinde rejim, muhalefet, Suriye uzmanları, bağımsızlar, aşiret liderleri ve kadınların yer alacağı belirtildi. Kadınların hükümette ve devlet makamlarında en az %30 olması şartı konuldu; bu oranın belli bir süre içinde %50'ye çıkarılması kararlaştırıldı. Bildiride, anayasa komitesinin yetkileri, prosedür kuralları, seçilme kriteri gibi hususlar üzerindeki nihai anlaşmanın BM gözetimindeki Cenevre sürecinde yapılacağı vurgulandı. Bildirinin sonunda, Suriye Özel Temsilcisini anayasa komitesinin Cenevre’deki işlerine yardımcı olarak ataması için BM Genel Sekreterine çağrı yapıldı.

Toplantıya BM temsilcilerin ve Avrupalı müttefiklerin davet edilmesi, Suriye meselesinin çözümünde bölgesel değil küresel bir çözüm çabasının arandığına bir işaretti. Her ne kadar İngiltere ve Fransa, Rusya'nın oyun kurucu olduğu ve Türkiye ve İran ile işbirliği içinde gerçekleştirdiği bu önemli başarıdan pek memnun gözükmese de, Batının kendi çıkar hırsları, Soçi sonrasında dikkate alınmadı. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, toplantının ardından yaptığı açıklamada “Cenevre sürecini teşvik edeceğine yönelik bir umutla, kongre sonuçlarını BM'ye teslim etmeye karar verdik. Artık BM’den Soçi’de varılan kararlar doğrultusunda sonuca ulaşmasını bekliyoruz” dedi. Görünen o ki Rusya, bir kısım batılı müttefikler gibi kendi çıkarının peşinde veya ön plana çıkma azminde değil; Rusya ve bölge ülkelerinin isteği, gerçek anlamda Suriye'nin barışa kavuşması.

Soçi toplantı sonuç bildirgesinin en önemli bölümlerinden biri ise, Suriye'nin bütünlüğünün korunmasındaki kesin kararlılık oldu. Suriye topraklarından bir karış bile verilmeyeceğinin özellikle üzerinde durulduğu toplantının bildirgesinde bir madde şöyleydi: "Suriye Ordusu’nun, Suriye sınırlarının korunması, yabancı güçlerle ve terörizmle mücadele için göreve devam etmesi gerek. Suriye’nin güvenlik güçleri kanunla uyumlu şekilde çalışmalı. Din ya da etnik kimlik fark etmeden bütün Suriyeliler eşittir. Suriye halkı kendi geleceğine seçimle karar vermeli.”

"Suriye'nin sınırlarının korunması" ve "Din ya da etnik kimlik fark etmeden bütün Suriyeliler eşittir" ibareleri kuşkusuz Suriye'nin geleceği açısından büyük önem taşıyor. Bu ibareler, ülke üzerinde herhangi bir kantonlaşma veya federal yapının kurulmasına izin vermeyeceği gibi, din ve etnik kimlik faktörlerini kullanan terör örgütlerine de ülke içinde izin verilmeyeceğini gösteren önemli bir kararlılık örneği.

Kongrenin, Suriye'nin barışçıl ve normal hayata dönebilmesi için bir imkan sunduğunu kaydeden Putin'in sözlerine önemle dikkat çekmek gerekiyor. Putin, 2011'den beri devam eden çatışmalara gönderme yaparak, bu ülkede "tarihin trajik sayfasını çevirip kapatmak için gereken koşulların oluştuğunu" da belirtti. Garantör ülkelerin devreye girip bir anayasanın ana hatları üzerinde uzlaşmaları, gerçekten de Suriye meselesinde gelinmiş önemli bir aşama. Şimdi artık Cenevre'de alınan bu sonuçlar üzerinden bir adım daha ilerleme kaydedilmesi umuluyor. Bu başarının sağlanmasında ise, üç dost garantör ülkenin ittifakı pek çok açıdan etkili oldu. Üç dost ülke, yani Rusya-Türkiye-İran, farklı tarafları temsil ederek asgari müşterekte uzlaşının sağlanabileceğini gösterdiler. Türkiye'nin, Rusya ile koordineli ve bağlantılı olarak gerçekleştirdiği Afrin operasyonu, Batı'ya ve özellikle ABD'ye rağmen yapılan bir kararlılık gösterisi idi. Görülebileceği gibi, haklı gerekçelerle yapılan bölgesel atılımlar ve bir NATO üyesi olan Türkiye'nin Rusya ittifakı, bazı kesimlerin tüm iplerin Batı'nın elinde olmadığını görmelerini sağladı.

Soçi görüşmeleri ve bunun sonucunda atılan adım, Suriye üzerinde oyun kurucunun gerçekten Rusya olduğunu bazı kesimlere göstermiş bulunuyor. Rusya'nın Türkiye ile ittifak içinde yaptığı değerlendirmelerin, muhalefeti de içine alan bir çözümü içerdiği de oldukça açık. Türk Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Rus mevkidaşı Sergey Lavrov ile sadece bu hafta bir kere yüz yüze, 6 kez ise telefonla görüştü. Bunun nedeni, iki dost ve müttefik ülkenin Suriye'de en olumlu ve en doğru barış sürecini oluşturmak istemesi.

Umarız, her kesimin temsil edildiği bir anayasa Suriye'de hemen şekillenir ve ülke, terör örgütlerinden temizlenerek yeniden yapılanabilir. Bu, Suriye halkının kurtuluşu için, bölge ülkelerinin ittifakının getirdiği büyük bir sonuç olacaktır. Bu, herkese hükmetmeyi seven kesimleri susturacak, "ayrılıkta bereket vardır" diyenlere, asıl bereketin ittifakta olduğunu gösterecektir.

Adnan Oktar'ın Pravda.ru (Rusya) ve Eurasia Review'de (Amerika) yayınlanan makalesi:

http://www.pravdareport.com/opinion/columnists/06-02-2018/139952-syria_resolution-0/

https://www.eurasiareview.com/08022018-one-step-closer-to-a-resolution-in-syria-oped/

]]>
http://islamterorulanetler.com/tr/Makaleler/270303/suriye-cozumune-bir-adim-dahahttp://islamterorulanetler.com/tr/Makaleler/270303/suriye-cozumune-bir-adim-dahahttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/pravda_adnan_oktar_one_step_closer_to_a_resolution_in_Syria2.jpgTue, 06 Feb 2018 22:36:41 +0200
Zeytin Dalı Operasyonu ve Suriye barışı

Türk Silahlı Kuvvetleri'nin kuzeybatı Suriye'nin Afrin bölgesinde aktif olan terör örgütleri PKK-YPG ve DAEŞ'e karşı 20 Ocak'ta başlattığı "Zeytin Dalı Operasyonu" onuncu gününü doldurdu. Türk yetkililer askeri harekatın terörist unsurlar bölgeden tam anlamıyla temizleninceye ve son terörist etkisiz hale gelinceye kadar devam edeceğini belirtiyor.

Operasyonun politik ayağı da son derece titiz ve etkin biçimde yürütülüyor. Türkiye uluslararası kamuoyunu, ABD, NATO ülkeleri ve özellikle bölgeyle doğrudan ilgili İran ve Rusya gibi ülkeleri her aşamada bilgilendirerek operasyonun bir oldu bitti görünümüne girmesine izin vermiyor, hukuki zemindeki haklılığını dile getiriyor. Rusya ve NATO başta olmak üzere birçok ülke YPG'nin terör örgütü PKK bağlantısını doğrulayarak Türkiye'nin meşru savunma hakkını kullandığını belirtti. En fazla sıkıntı yaşanacağı tahmin edilen Almanya, Fransa, Hollanda gibi AB'nin önde gelen ülkeleri de desteklerini ifade etti.

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, "Türkiye, en çok terör saldırısına maruz kalan NATO üyesi. Türkiye'nin de diğer ülkeler gibi kendini savunma hakkı var, ancak bunun orantılı ve ölçülü bir şekilde yapılması önemli." ifadelerini kullandı. Operasyon öncesi zaten Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı Putin arasında bir mutabakata varılmıştı. Dolayısıyla Rusya, Türkiye'nin hava operasyonları için Suriye'deki hava sahasını açtı.

ABD ise takındığı klasik endişeli ve çekimser tavırlarına karşın en azından karşı bir tutum izlemeyeceği izlenimini verdi. Ne var ki, ABD'nin yıllardır, terör örgütü PKK'nın Suriye kolu YPG'ye verdiği toplamda 5.000 tırlık silahın yanı sıra lojistik destek ve askeri eğitim sağlaması operasyona yol açan önemli faktörlerden biri oldu. Zira, bu yardımlar sayesinde Türkiye'nin güneydoğu sınırında ağır silahlarla donatılmış ciddi bir PKK-YPG terör koridoru oluştu. Afrin, adeta, YPG-PKK terör örgütünün Akdeniz'e açılan kapısı haline geldi.

YPG'ye verilen ABD silahları bugün, sık sık Türkiye'de terör eylemi yapan PKK militanlarında ele geçiriliyor. Afrin'deki YPG kamplarında askeri eğitim alan PKK'lı teröristler kanlı eylemler düzenlemek üzere buradan Türkiye'ye sızdırılıyor. Yine Afrin'deki YPG-PKK üslerinden Türkiye sınırındaki Hatay, Reyhanlı gibi yerleşim bölgelerine sürekli roket saldırıları yapılıyor.

Geçtiğimiz günlerde Washington Times'ta çıkan bir makalede bu konuda ABD yönetimine ciddi eleştiriler yöneltilirken Türkiye'nin de haklı müdahalesi vurgulanmakta:

"Aylardan beri Türk yetkililer, Birleşik Devletler'e bir terörist gruptan yardım alarak bir diğeriyle savaşmanın riskli bir strateji olduğunu anlatmaya çalıştılar. Özellikle de ilk bahsettiğimiz grup (PKK), Türkiye'nin toprak bütünlüğünü parçalamanın yollarını ararken. Buna karşın, Trump yönetimi karmaşık mesajlar gönderdi ve bir NATO müttefikinin güvenliğine yönelik taahhütlerini yerine getirmede başarısız oldu. Obama yönetiminden beri Türkiye, PKK'ya bağlı YPG'yle sürdürdüğü kesintisiz işbirliği yüzünden Birleşik Devletler'e yüksek sesle karşı çıktı. YPG, Kürt İşçi Partisi (PKK)'nın parçası olan Suriye Halkı Demokratik Partisi (PYD)'nin silahlı kanadı. PKK ise Birleşik Devletler'in de listesinde olan silahlı bir terörist organizasyon. Her ne kadar Birleşik Devletler'de geniş çaplı haber olmasa da, IŞİD ve YPG'nin sınır ötesi saldırılarında düzinelerce Türk vatandaşı hayatını kaybetti. Bu yüzden Türkiye, PKK'nın Suriye milislerini ABD'nin silahlandırmasını bir ulusal güvenlik tehdidi olarak algılıyor."

Yorumculara göre operasyona "Zeytin Dalı" adı verilmesinin, yalnızca barışı simgelemenin ötesinde mesajları da var. Gılgamış Destanı'na göre, Hz. Nuh Peygamber, suların çekildiğini ve büyük tufanın sona erdiğini geminin güvertesinden uçurduğu beyaz güvercinin kısa süre sonra ağzında bir zeytin dalıyla dönmesinden anlar. "Zeytin Dalı" operasyonu sonucunda, aynı Tufan sonrası gibi bölgeyi terk etmiş insanların tekrar geri dönüp eski yaşamlarına kaldıkları yerden devam edecekleri mesajına dikkat çekiliyor. Türkiye bu operasyonun ardından  Münbiç'i de PKK-YPG'den temizlerse bölgeden göç etmiş 500 bin civarında Suriyelinin evlerine geri dönmesi söz konusu. Yani, her ne kadar operasyon birinci dereceden Türkiye'nin sınır güvenliğine yönelik olarak gözükse de Suriye'nin barışı, güvenliği ve normalleşmesi, sürgündeki Suriyelilerin yurtlarına kavuşması açısından da önemli bir anlamı taşıyor.

Afrin'in merkeziyle birlikte Minnag, Tel Rıfat, Horbul, Zuviyan, Fiyla ve Duveyr’e uzanan hat boyunca yer yer 40 kilometre derinliğe kadar inilerek 4 bin 500 kilometrekarelik alanın PKK işgalinden temizlenmesi öngörülüyor. Ne var ki bu temizlik, YPG kontrolündeki toplam 78 bin kilometre karelik bölge göz önüne alındığında yalnızca bir başlangıç olabilir. Bu bakımdan, sınır ötesi operasyonun Afrin'le sınırlı kalmayacağı görüşü ağır basıyor. Yalnızca Fırat'ın batısı değil, ABD korumasındaki Fırat’ın doğusu da Türkiye’nin gündeminde.

Nitekim, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, "Irak sınırına kadar ülkemizi kuşatmaya çalışan bu terör pisliğini temizleyeceğiz" sözleri bu gündemi ifade ediyor. Başbakan Binali Yıldırım da konuşmalarında Cerablus, El Bab ve Afrin’i elde tutabilmek için Münbiç operasyonunun kaçınılmaz olduğunu vurguluyor. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu'nun açıklamaları da bu görüşü doğrular nitelikte:

"Afrin bölgesinin terör örgütlerinden temizlenmesi için bu operasyon bizim ve Afrin için önemlidir... Afrin bölgesinde YPG, PKK ve DEAŞ'ı hedef alıyoruz... Tehditler nereden gelirse gelsin Türkiye'nin bütün tehditleri temizlemesi gerekiyor. Şu anda Afrin (terör örgütleri) hedefte ama gelecekte Münbiç'te ve Fırat'ın doğusunda operasyonlar başlatabiliriz."

Sonuç olarak, Afrin operasyonu Türkiye'nin ilk sınır ötesi operasyonu değil. Türkiye daha önce de Irak'ta PKK terör örgütüne karşı çok sayıda sınır ötesi operasyon gerçekleştirdi. Görev tamamlanınca da hemen geri çekildi. Bugüne kadar ne Irak'ta ne de Suriye'de bir işgal politikası gütmedi, aklından bile geçirmedi. Her zaman için iki ülkenin de toprak bütünlüğünden yana oldu.

Dolayısıyla, PKK ve destekçisi bazı art niyetli çevrelerin provokasyon kastıyla yürüttüğü işgal yaygaralarının hiçbir aslı ve dayanağı yoktur. Türk ordusu, bölgede yıllardır büyük bir güvenlik tehdidi oluşturan terörist yapılanmalar başarıyla temizlendikten sonra her zaman olduğu gibi kendi sınırlarının gerisine çekilecektir. Bu temizlik Suriye devletinin ve halkının kalıcı barış ve güvenliğinin sağlanması açısından da son derece önemli bir adım olacaktır.

Adnan Oktar'ın The Jakarta Post'ta yayınlanan makalesi:

http://www.thejakartapost.com/news/2018/02/02/operation-olive-branch-and-peace-syria.html

]]>
http://islamterorulanetler.com/tr/Makaleler/270170/zeytin-dali-operasyonu-ve-suriyehttp://islamterorulanetler.com/tr/Makaleler/270170/zeytin-dali-operasyonu-ve-suriyehttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/jakarta_post_adnan_oktar_operation_olive_branch_and_peace_in_Syria2.jpgSun, 04 Feb 2018 00:57:49 +0200
İstanbul’da Kadın Dostu bir Proje

İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve İSBAK (İstanbul Bilişim ve Akıllı Kent Teknolojileri A.Ş.) bir süre önce 15 milyon İstanbullunun yaşam kalitesini arttırmak üzere tasarlanmış yeni bir proje başlattı. Bu proje önümüzdeki on yıl içinde İstanbul’u dünyanın önde gelen “akıllı kenti” yapmayı hedefliyor.

Halen Türkiye ve dünya çapında Akıllı Şehirler fikrinin mimarı olarak faaliyet yapan İSBAK, baraj ve nükleer istasyonlara bel bağlamak yerine evlere yönelik güneş enerjisi elde edilmesi yanı sıra Akıllı Aydınlatma Sistemleri, Akıllı Ulaşım Sistemleri, Elektronik Algılama Sistemi (EDS) ve aktif olarak çalışan daha pek çok kilit proje geliştirdi.

Bu proje aynı zamanda İstanbul'u kadın dostu bir şehir haline getirerek, toplumun bu önemli üyelerine karşı şiddet ve istismar olaylarını azaltmayı hedefliyor. Örneğin kadınlar, toplu taşıma araçlarına monte edilen kameralar sayesinde toplu taşıma sırasında kendilerine karşı işlenen bir suç varsa bunu kanıtlayabilecekler. Bu, suç faaliyetlerini azaltmak ve şehrin genel güvenliğini artırmak için önemli bir araç olacak.

Ne yazık ki, Türkiye 2015'te çok trajik bir olaya tanık oldu; 20 yaşındaki üniversite öğrencisi Özgecan Aslan, bir minibüs şoförünün tecavüz girişimine direnirken vahşice öldürüldü. Bu cinayet Türkiye çapında protestolara neden oldu ve Türk tarihinde ilk kez 81 şehirde kadınlar sokaktaydı. Bu, Türk kadınlarının ilk kitlesel hareketi olarak kabul edildi ve bu yürüyüşler önde gelen uluslararası medya organlarının manşetlerine taşındı.

Bu korkunç olayı takiben, toplu taşıma araçlarına güvenlik kamera sistemlerinin yerleştirilmesi öncelik haline getirildi. Bu sistem önce akıllı şehir projesi kapsamında İstanbul'da bir test bölgesi ile başlayarak 2017 yılının ortasında faaliyete geçti ve olağanüstü bir hızla yaygınlaştırıldı. Yılsonuna kadar güvenlik kameralı minibüs sayısının 6.000’nin üstünde olması bekleniyor ve her türlü toplu taşıma aracında (otobüs, minibüs, dolmuş vb.) güvenlik kamerası bulundurulması amaçlanıyor. Ayrıca, hem sürücülerin hem de yolcuların güvenliği için sarı renkli taksilere kamera yerleştiriliyor.

Birçok toplu taşıma sürücüsü, bu yeni uygulamadan memnun. Uygulamanın hırsızlık gibi olaylara müdahale etmede ve terörizmi hafifletmede iyi bir araç olacağını belirtiyorlar. Uygulama Güvenlik Güçlerinin görevini de kolaylaştıracak. İnsanlar araçlarda pahalı bir eşya unutmaları halinde eşyalarına ulaşabilecekler. Toplu Taşımacılık Yönetimi ve Denetleme Merkezi'ne göre bu hamle kesintisiz görsel raporlama sunacak, kaza, acil durum istihbaratı ve rota kontrolü sağlayarak bilgiye hızlı ulaşılmasına vesile olacak..

Özel sarı taksi ile yolculuk yaptıklarında izlenmek istemedikleri için bu sistemi tam olarak benimsemeyen bazı vatandaşlar olsa da, genel olarak çoğu insan bu yeni güvenlik uygulamasından memnun görünüyor. Örneğin, Harem Gebze Minibüsçüleri Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği’nden Ramis Yılmaz: "Bu tür olayların (Özgecan cinayeti) yeniden yaşanmaması için araçlarda güvenlik sistemlerinin olması gerekli. Kameraların caydırıcı olacağını düşünüyoruz" dedi.

Bir otobüs yolculusu Damla Yıldırım, tüm toplu taşıma araçlarının aynı sistemle donatılmasının harika olacağını ve özellikle kadın yolcular için iyi olacağını söyledi. Yıldırım genelde dolmuşa binmekten kaçındığını belirtti ve ekledi: "Kadın olarak dolmuş kullanma konusunda her zaman tedirginimdir. Bana bir şey olmasından veya eşyalarımın çalınmasından korkarım. Bu nedenle yeni izleme sisteminin araçlara yerleştirildiğini duymak çok güzel. Bütün kadın yolcuların bu gelişmeden memnun olacaklarını düşünüyorum. Sistemin araçlarda kadınların cinsel tacize uğramasını engelleyeceğini düşünüyorum. Eğer bir şey olursa, polis suçluyu kolayca tespit edebilecek. "

Bu sistem kuşkusuz hem sürücüler hem de yolcular için güvenlik seviyesini ve genel kaliteyi artıracaktır. Ayrıca 2016'da kadınlara yönelik saldırıların %10'unun kaydedildiği toplu taşıma araçlarında, caydırıcı bir unsur olarak suç oranını düşürecektir. Bu kadın-dostu uygulamanın yakında İstanbul'daki her araçta bulunacağına ve sonuçta Türkiye'nin her tarafına hızla yayılacağına inanıyoruz.

Adnan Oktar'ın Kashmir Reader'da (Hindistan) yayınlanan makalesi:

https://kashmirreader.com/2018/01/31/a-women-friendly-project-in-istanbul/

]]>
http://islamterorulanetler.com/tr/Makaleler/270166/istanbulda-kadin-dostu-bir-projehttp://islamterorulanetler.com/tr/Makaleler/270166/istanbulda-kadin-dostu-bir-projehttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/kashmir_reader_adnan_oktar_a_women_friendly_project_in_Istanbul_2.jpgSun, 04 Feb 2018 00:15:23 +0200
Drone’ların Barışçıl Amaçlarla Kullanıldığı Yeni bir Dünya

Drone, insansız hava aracı teknolojisi olmasına rağmen, günümüzde ölüm ile özdeşleşmiş durumda. Bunun nedeni drone'ların askeri kullanımının giderek artması ve bomba taşıma özelliğine sahip olmaları.

Oysa gerçekte drone’lar teknolojinin, yardım faaliyetlerinin, sağlık sektöründeki atılımların önemli bir parçası. Allah bilim insanlarına böylesine gelişmiş bir teknolojiyi ilham ederek, özellikle çağımızda tüm insanlığın yararına sunuyor. Bu önemli teknolojiden, kan dökmede değil, asıl olarak yardımlaşmada faydalanılmalı. Drone'ların bu yönde kullanımı, devletlere ekonomik anlamda da önemli bir katkı sağlayacak gibi görünüyor. Örneğin, Uluslararası İnsansız Araç Sistemleri Derneği (AUVS) geçtiğimiz günlerde, sivil amaçlı Drone sistemlerinin hedeflenen kullanımının sağlanması durumunda üç yılda ABD'de 70.000'den fazla kişiye istihdam yaratabileceğini ve ekonomiye 13.6 milyar dolarlık bir girdi sağlayabileceğini açıkladı.[i]

Drone’ların barışçıl amaçla kullanıldığı çok sayıda proje yavaş yavaş hayata geçiyor. Bunlardan birisi Afrika’nın küçük ülkelerinden biri olan Ruanda.

Ruanda temelde kırsal alana yayılmış insanların yaşadığı bir ülke. Tropik iklimin hüküm sürdüğü bu ülkede insanlara sağlık ocakları aracılığı ile hizmet verilmeye çalışılıyor. Ne var ki, bu sağlık ocaklarında kan ürünleri stoklanamıyor. Kan ürünü ya da başka tıbbi malzemeleri vasıta kullanarak temin etmek 4-6 saatlik bir vakit alabiliyor. Bu durum ise kuşkusuz can kayıplarına yol açacak kadar uzun bir süre. Özellikle doğum sırasında annelerin sıkça kanama riski ile karşı karşıya kaldığı düşünülecek olursa hızlı müdahalenin önemi daha iyi anlaşılabiliyor. Kaliforniya merkezli bir robotik şirketi olan Zipline, Ruanda’da Drone’ları kullanarak ihtiyaç duyulan yerlere kan ürünlerini ve aşıları ulaştırabiliyor. Kâr amacı gütmeyen Zipline’ın hedefi; her biri, alanı 75 km çaplı bir bölge olan Drone istasyonlarını ülkenin tamamını kapsayacak şekilde yaygınlaştırmak. Malawi’de, HIV pozitif ebeveynlerden doğan bebeklerden alınan kan numuneleri Drone’lar ile taşınıyor. Dominik Cumhuriyeti’nde de küçük bir dağıtım ağı mevcut.[ii]

ABD’de Harvard ve MIT (Massachusetts Institute of Technology) üniversiteleri, sağlık çalışanlarının cep telefonları ile idare ettiği bir Drone sistemi üzerinde çalışıyor. Bu projeden, tıbbi malzeme dağıtımının yanında, tehlikeli bölgelerde mahsur kalan kişileri bulmak konusunda faydalanılabileceğine inanılıyor.[iii]

Drone’ların barışçıl amaçlı kullanımına bir diğer örnek ülke, Güney Afrika. Güney Afrika, filleri ve gergedanları hedef alan kaçak avcıları engellemek için Drone’lardan faydalanıyor. Drone’lar kalkış yaptıkları yerden 33 km uzakta bile gözlem yapabiliyorlar.[iv] Drone’lardan benzer şekilde faydalanılan bir diğer ülke ise Birleşik Arap Emirlikleri. Ülkedeki mili park olan Wadi Wurayah, menzili 40 km olan Drone’lar ile gözetleniyor.[v]

Drone’lar, tropikal fırtınalar ya da kasırgaların oluşumu hakkında bilgi verebilecek özelliğe sahip. Bu konuda NASA, 30 saat uçuş yapabilen Hawk modeli Drone’lardan faydalanıyor.[vi] NASA, ATTREX adı verilen projede, Drone kullanarak yüksek atmosferdeki nem, kimyasal bileşimler ile radyasyon ve gaz seviyeleri hakkında ölçümler yapmayı ve çeşitli meteorolojik koşulları araştırmayı hedefliyor.[vii]

Fransa Orleans’ta bir firma, küçük Drone’lar ile taşıdıkları polistren köpükler ile küçük bir bina inşa etme üzerine çalışıyor. Bu projede Drone’ların uzaktan kumanda yerine yapay zekâ kullanılarak otonom çalışmaları hedefleniyor.[viii]

Uluslararası İnsansız Araç Sistemleri Derneği (AUVS), Mart 2013’teki raporunda, Drone kullanımı sayesinde tarımsal ilaçlamanın daha düşük maliyetlerle daha etkili bir şekilde kullanılabileceğini belirtiyor.[ix]

Drone’ların en çok gelecek vaat ettiği alanlardan birisi de kargo taşımacılığı. Amazon, bunun patentini aldı bile. Projenin hedefi Drone’ların siteden sipariş edilen ürünlerin dağıtımını yapması. Amazon, 2017 başında ilk denemesini yaptı ve hatta dağıtımın bir nedenle aksaması durumunda izleyeceği prosedürü bile belirledi.[x]

Drone’lar ile açık deniz gözlemciliği yapmak da mümkün. Yapay zekâ kullanan ve belirli bir bölgeyi tarayan Drone’lar mülteci trafiğini ya da petrol sızıntılarını kontrol ederek pek çok felaketi önceden haber verebilirler. Benzer bir gözlem ile orman yangınlarından büyümeden haber alınabilir.

Hızla gelişen teknoloji sayesinde Drone’lar insanlığa büyük bir hizmet sunarak yaşamı kolaylaştırabilirler. Özellikle uçuş mesafeleri ve taşıyabildikleri yük kapasitesi arttıkça kuşkusuz daha da faydalı hale gelecekler. Üstelik akıllı yazılımlarla desteklenince kimsenin onları kontrol etmesi gerekmeden kendi işlerini yapabilmeleri de büyük bir kolaylık.

Ancak bunun gerçekleşmesi için çözülmesi gereken bazı sorunlar da yok değil. Öncelikle Drone’ların kullanımı için gerekli hukuki mevzuatlar tamamlanmalı. Şu an Drone kullanımı ile ilgili büyük belirsizlikler var. Kamera ile gözetleme imkânı veren ve herkesin alabileceği kadar uygun fiyatlı olan Drone’lar, özel yaşamda mahremiyeti tehdit ediyor. Bir diğer konu ise özellikle Drone kullanımı arttıkça gündeme gelecek olan güzergâh sorunu. Uçaklar için önceden havada belirlenmiş rotaların benzerleri Drone’lar içinde gerekebilir. Aksi takdirde yolda yürürken veya kafede otururken başınıza Drone düşmesi olası.

Biraz vakit alacak gibi görünse de Drone’lar, barış ve kolaylık dolu yeni bir dünyanın müjdecisi olabilirler. Taşıdıkları bombalarla korkunun kaynağı olmaktansa, getirdikleri yardımlar ve insanlığa katkılarıyla pek çok insan için umut ışığı olabilirler. Bu da ancak, savaşın değil, barışın destekçilerinin seslerini daha güçlü şekilde duyurmaları ile mümkün olacaktır.


[i] Theras A. Gordon Wood, Drones At Home: 10 Peaceful Uses For Unmanned Fliers, 22 Nisan 2013, https://blog.urthecast.com/updates/drones-at-home-10-peaceful-uses-for-unmanned-fliers/

[ii] Zoe Flood, From killing machines to agents of hope: the future of drones in Africa, the Guardian 27 Temmuz 2016, https://www.theguardian.com/world/2016/jul/27/africas-drone-rwanda-zipline-kenya-kruger

[iii] Theras A. Gordon Wood, Drones At Home: 10 Peaceful Uses For Unmanned Fliers, 22 Nisan 2013, https://blog.urthecast.com/updates/drones-at-home-10-peaceful-uses-for-unmanned-fliers/

[iv] Zoe Flood, From killing machines to agents of hope: the future of drones in Africa, the Guardian 27 Temmuz 2016, https://www.theguardian.com/world/2016/jul/27/africas-drone-rwanda-zipline-kenya-kruger

[v] Faisal Abbas, Drones for Good: UAE Honors Peaceful-Purpose Innovators, Huffington Post,  https://www.huffingtonpost.com/faisal-abbas/drones-for-good-uae-honor_b_6640152.html

[vi] Theras A. Gordon Wood, Drones At Home: 10 Peaceful Uses For Unmanned Fliers, 22 Nisan 2013, https://blog.urthecast.com/updates/drones-at-home-10-peaceful-uses-for-unmanned-fliers/

[vii] Rachel Feldman, NASA's Climate Drones Research at 65,000 Feet, Popular Mechanics 14 Ocak 2013, http://www.popularmechanics.com/science/environment/a8630/nasas-climate-drones-fly-to-65000-feet-14978045/

[viii] Frac Centre, Flight Assembled Architecture/Architectures volantes,

http://www.frac-centre.fr/expositions/l-historique-des-expositions/rub/gramazio-kohler-raffaello-andrea/gramazio-amp-kohler-raffaello-andrea-179.html

[ix] AUVSI, The Economic Impact of Unmanned Aircraft Systems Integratıon in The United States, Mart 2013, http://higherlogicdownload.s3.amazonaws.com/AUVSI/958c920a-7f9b-4ad2-9807-f9a4e95d1ef1/UploadedImages/New_Economic%20Report%202013%20Full.pdf

[x] David Grossman, Amazon Patents Drone Self-Destruction System, Popular Mechanics 2 Aralık 2017, http://www.popularmechanics.com/flight/drones/a14000375/amazon-patents-drone-self-destruction-system/

Adnan Oktar'ın Daily News (Güney Afrika) ve Indian Muslim Observer'da (Hindistan) yayınlanan makalesi:

http://indianmuslimobserver.com/2018/02/13/new-world-drones-work-good/

]]>
http://islamterorulanetler.com/tr/Makaleler/270159/dronelarin-bariscil-amaclarla-kullanildigi-yenihttp://islamterorulanetler.com/tr/Makaleler/270159/dronelarin-bariscil-amaclarla-kullanildigi-yenihttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/daily_news_adnan_oktar_drones_set_to_soar_in_all_fields2.jpgSat, 03 Feb 2018 23:33:55 +0200
Suriye için barışçıl çözüm

Sorumluluk, bölge için tehdit oluşturan tüm aktif terör örgütlerini ortadan kaldırmak için bir araya gelecek ve ortak bir askeri operasyon kararı alacak olan İran, Türkiye, Rusya ve Suriye liderlerine düşmektedir.

Ortadoğu'da barışı hasretle bekliyoruz ancak, pek çok taraf etkin bir şekilde bu konuyla alakadar olduğu halde, Suriye İç Savaşı hala küresel gündemin en başında geliyor. Nihai arzumuz çok sayıda Suriyelinin acı çektiği ve sahip oldukları her şeyi kaybettikleri bu çatışmayı sona erdirmek. Türkiye, Rusya ve İran ile birlikte Suriye'yi istikrara kavuşturmak için önemli çabalar gösterdi. Bu bağlamda, bu üç ülke çatışmayı sonlandırmak için şimdiye kadar yapılan en önemli girişim olan Astana Barış Sürecini başlattı.

Astana Görüşmelerinin en büyük yansımalarından biri Suriye'de çatışmasızlık bölgelerinin oluşturulması oldu. İdlib 2017'de dördüncü çatışmasızlık bölgesi olarak kabul edildi. Özellikle bu il, ilgili ülkelerin gözünde çeşitli nedenlerle önem taşıyor.

İlk olarak, Türkiye ile sınırı olan İdlib, Halep'ten transfer edilenler de dahil olmak üzere birçok silahlı radikal gruba ev sahipliği yapıyor. Bu radikal gruplar, Türk sınırına ilerlemelerini önlemek için bir alanda tutulacaklar. Anlaşmadan bu yana Rus ve Türk birlikleri İdlib'de konuşlanmış durumda. Ancak, bölgede süreci tehlikeye atan bazı ihlaller tespit edildi. İdlib'deki durum çözülürse süreç duraksamadan devam edecektir.

Sorumluluk, bu süreci yaşatmak için Türkiye'nin katkılarıyla büyük gayret göstermesi gereken garantör ülkelerin omuzlarındadır. Bir süre önce, görünüşe göre Türkiye tarafından kontrol edilen bölgeden çıkarak, Rusya’nın Suriye'deki askeri üslerine bazı insansız araç saldırıları gerçekleşti. Ancak daha sonra Putin ve Erdoğan durumu açıklığa kavuşturmak için telefon görüşmesi yaptılar.

Putin bir açıklamada şöyle dedi: "Provokatörler var ama Türk değiller, biz onların kim olduğunu biliyoruz. Bu provokasyonlar için kimin ne kadar para ödediğini biliyoruz."  Bu ülkelerin onları birbirine düşürmek için yapılan oyunlara gelmemesi önemlidir. Bu ülkelerin liderleri Suriye'nin bütünlüğünü her zaman ön planda tuttular ve sürecin başından itibaren bu işbirliğinden rahatsız olan diğer ülkelerin oyunlarına gelmediler.

Suriye’de Muhalif Tarafların Uzlaştırılması için Rus Merkezi, İdlib’te ve Şam banliyölerinde ateşkes ihlallerinin kaydedildiğini bildirdi. Rus ordusu, düşmanlıkların son bulmasının ülkede bir çözüm için tek fırsat olduğunu vurguladı.

Cumhurbaşkanımız Sn. Erdoğan, sınırdaki PKK/PYD terör koridorunu haklı olarak en tehlikeli tehdit olarak görüyor. Bölgede Batı-destekli komünist bir devletin kurulması ihtimali, sadece Türkiye için değil Rusya dahil bölgedeki tüm ülkeler için bir risk oluşturuyor.

IŞİD'i bölgeden temizlemeyi hedefleyen Fırat Kalkanı Operasyonu ile Türkiye, PYD'nin Suriye-Türkiye sınırında Kobani ve Afrin'deki iki kantonunun birbiriyle bağlantısını engellemişti. Daha sonra, çatışmasızlık bölgelerinin ilanı ile Türkiye birliklerini İdlib'de konuşlandırdı, böylece PYD'nin güneyden Suriye'ye ilerlemesi engellendi. 14 Ocak 2018’de Türkiye PYD’nin taciz ateşine misillemede bulundu. Sn. Erdoğan, ertesi gün şunları söyledi: "Önümüzdeki günlerde güney sınırımızı terörden arındırma operasyonumuzu Afrin'le devam ettireceğiz. 34 yıldır 50 bin insanımızın canına mal olan bölücü terör örgütünün de kökünü kurutacağız.”

PYD'nin Suriye halkına terör saçmak amacıyla kendisini Kürtlerin sözde temsilcisi olarak meşrulaştırma çabalarına hiçbir şekilde izin verilmemelidir. Bir terörist örgüt hiçbir halkın temsilcisi olamaz; sözde meşruiyet perdesinin arkasına saklanmasına da izin verilemez.

PYD'nin Kürtleri temsil etmediği unutulmamalıdır. Aksine, bu terörist grup Kürt halkına acımasızca baskı uygulamış ve fikirlerine muhalif her Kürdü yok etmiştir. PYD binlerce dindar Kürdü öldürerek bölgede yaşayan Kürtler için büyük acılara neden olmuştur, binlerce Kürt komşu ülkelere sığınarak PYD'nin zulmünden kaçmıştır.

Bu trajediye rağmen ABD, PYD'yi silahlandırmayı sürdürdü ve şimdi Türkiye sınırı boyunca Suriye içinde bir federasyon ilan etmeyi planlıyor. Başkan Trump terörist gruba daha fazla silah tedarik etmeyeceğine söz vermesine rağmen, Pentagon aksi yönde hareket etti ve silah akışı devam etti. ABD Dışişleri Bakanlığından Max Martin başkanlığında yetkili makamlardan oluşan bir heyet, PKK/PYD üst düzey yetkilileriyle görüşmek üzere Kuzey Suriye'yi ziyaret etti. Terör örgütü üyeleri Amerikan yetkililerine Suriye'de federal bir sistem kurulmasını istediklerini söylediler.

Birinci Dünya Savaşı'ndan bu yana tüm politikanın Ortadoğu'yu küçük parçalara ayırarak kontrol altında tutmak olduğu herkesçe bilinen bir sırdır. Bugün birçok çevre, bölgenin sınırlarının yeniden çizilmesini tartışıyor. Suriye'yi parçalamak ve sınırlarını yeniden çizmek için kullanılan piyon PKK'dır.

Plana göre, Suriye'nin parçalanmasından sonra aynı durum Türkiye ve İran’da tekrarlanacak ve Rusya’ya kadar uzanan geniş bir çatışma alanı oluşturulacaktır. Bu olasılığı engelleyen temel Türk politikası, Suriye devletinin ve Suriye topraklarının bütünlüğünü korumaktadır.

Bu amaçla, Türk hükümetinin mevcut Suriye hükümeti ve devletini meşru organlar olarak resmen tanıması çok önemlidir; zira Suriye'de egemen bir hükümet olmaması, PYD/PKK'nın meşrulaştırılması için bir fırsat yaratacaktır.

PKK’yı bir piyon olarak kullanan çevrelerin yapmaya çalıştıkları budur; Suriye’yi devletsiz bırakmak, mevcut hükümeti Türkiye ve komşu ülkelere düşman etmek ve kontrolleri altında komünist bir terör devleti kurmak için meydana gelen otorite boşluğundan yararlanmak.

Suriye hükümeti henüz tanınmadığından, diğer birçok taraf kendi çıkarları için haksız yere toprak elde etmek istiyor. Diğer yandan, Türkiye’nin Suriye devletiyle temasa geçip onu meşru bir devlet olarak kabul etmesi ve Suriye hükümet meclisini toplanıp Rusya, İran ve Türkiye ittifakından destek beklediğini ilan etmesi halinde bu plan tamamen bozulacaktır. Rusya, bu adım için gerekli aşamayı oluşturmak için önemli bir konumdadır. İran, Türkiye, Rusya ve Suriye liderleri, tüm bölge için tehdit oluşturan tüm aktif terör örgütlerini, özellikle PKK'ı ortadan kaldırmak için ortak bir askeri operasyon kararı almak üzere bir araya gelmelidirler.

Hem cumhurbaşkanlığı hem de parlamento seçimleri, tüm terörist gruplar Suriye'den temizlendikten sonra yapılabilir. Bölge istikrara kavuştuğunda, Suriye'de demokratik adil bir seçim yapılması mümkün olacak. Bu yeni seçilen hükümet, diplomasi ve anlayış çerçevesinde çözüm aramalıdır. Üç ülkenin ittifakı, kendi geleceği için karar verme hakkına sahip olan Suriye halkının refahı için verimli çözümler üretecektir.

Adnan Oktar'ın The Pioneer'da (Hindistan) yayınlanan makalesi:

http://www.dailypioneer.com/sunday-edition/agenda/opinion/a-peaceful-resolution--to-the-conflict-in-syria.html

]]>
http://islamterorulanetler.com/tr/Makaleler/269530/suriye-icin-bariscil-cozumhttp://islamterorulanetler.com/tr/Makaleler/269530/suriye-icin-bariscil-cozumhttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/pioneer_adnan_oktar_a_peaceful_resolution_to_the_conflict_in_Syria_2.jpgWed, 24 Jan 2018 16:55:02 +0200
Olası Bir Açlık Krizine Karşı Agroekolojik Tarım

Dünyanın reddi mümkün olmayan bir gıda problemi var. Aslında gezegenimiz kaynakları açısından 7,5 milyar insanın hepsini rahatça doyurabilecek kapasiteye sahip olsa da, dev boyutlara ulaşan israf, verimsiz kaynak yönetimi, organizasyon eksiklikleri gibi birçok etmenin bir araya gelmesi açlık ve gelir eşitsizliğini kronik problemler haline getiriyor. Tarımsal faaliyetlerin arttırılması kuşkusuz ilk akla gelen çözümlerden. Ancak veriler ele alındığında, bunun da tek başına ve gerekli etkili düzenleme olmadan faydalı olmasının güç olduğu görülüyor.

Örneğin BM’e göre, 2050 yılında dünya nüfusuna eklenecek 2 milyar kişinin beslenebilmesi için tarımsal üretimin %60 artması gerekiyor.[1] Bunun için tarımda verimi yani birim tarım alanından elde edilen ürün miktarını arttırmak bir yol olarak görülebilir. Ancak bu artışın bir sınırı var. Kaldı ki böyle bir artış için genetiği değiştirilmiş ürünlerin kullanılmasının sakıncalı olduğuna dair birçok görüş mevcut.

Bir diğer yol ise tarım alanlarını artırmak. Ancak gelişmiş ülkelerde ekilebilir araziler üst sınırına ulaşmış durumda. Bu nedenle üretim yapılabilecek farklı coğrafi bölgeler kazanabilmek için yoğun çalışmalar yapılmakta­.[2] Diğer bir seçenek ise az gelişmiş ülkelerdeki geniş arazilerin tarım yapılabilir hale getirilmesi. Bu konu da bazı yönlerden sorunlu olarak gözükse de şu anda çıkar yol olarak görünüyor. Peki bu konuda geleceğe yönelik nasıl bir planlama yapılabilir?

Bilim adamları günümüzde giderek artan endüstriyel tarım yerine agro-ekolojik tarım yapılmasını öneriyorlar. Çünkü endüstriyel tarımda sıkça kullanılan kimyasal gübre, ilaçlar ve yoğun fosil yakıtları tarım arazilerine ve çevreye büyük zararlar veriyor. Ayrıca endüstriyel tarım ile ürünler ucuza mal edilse de fiyatlar tüketiciye ulaşana kadarki uzun tedarik zincirleri nedeniyle hızla yükseliyor. En çok dile getirilen ise endüstriyel tarım ile elde edilen ürünlerin sağlıksız oluşu.[3] Tabi bir de endüstriyel tarım yapan büyük firmaların köylülerin kullandıkları arazileri satın alarak bu insanların göçe zorlanması gibi sosyal sorunlar da var.

Günümüzde birçok bilim adamı bu sorunların üstesinden gelmek için agro-ekolojik tarım öneriyor. Agro-ekolojik tarımın temel özelliği doğal yöntemlerin kullanılması; gübre ve tarımsal ilaçların ise kullanılmaması.  Ayrıca fosil yakıt kullanmadan (veya asgari miktarda kullanarak) tarım yapıldığı için hem ürünler daha sağlıklı ve kaliteli oluyor, hem de çiftçinin masrafları azalıyor. Bunun sonucunda çiftçi ürünlerini daha uygun fiyatla satabiliyor; böylece gıdanın güvenilirliği ve erişilebilirliği artıyor.

Agroekolojik tarımda hedef, üretici şirketler için değil insanlar için üretim yapılması. Bu sayede, tarla sahipleri ürünlerini düşük fiyatla şirketlere satmak yerine doğrudan son satıcıya veya tüketicilere satıyorlar. Bu strateji tedarik zincirlerini ve tekelleşmeyi ortadan kaldırırken, bir yandan da gıda fiyatlarında artış önleniyor ve insanların gıdaya erişimi kolaylaşıyor.

Agroekolojik tarım ütopik bir görüş değil. Dünyanın çeşitli yerlerinde başarılı uygulama örnekleri var.

Örneğin Doğu Afrika’da tarım zararlılarına karşı kimyasal ilaçlama yerine organik mücadele yöntemleri tercih ediliyor. Oakland Enstitüsü tarafından yapılan bu bölge ile ilgili bir değerlendirmeye göre, kimyasal böcek ilacı kullanmadan yapılan mısır tarımında verim hektar başına ortalama 1 ile 3,5 ton arasında arttırılabilmiş. Ayrıca Kenya hükümeti ve tarımsal araştırma merkezi ICRISAT tarafından işletilen Wote'daki bir program ile 400 kadar çiftçinin verimliliklerini artırdığı ve ürünlerini daha iyi bir fiyata satma imkanı elde ettikleri görüldü.[4]

Bir başka örnek ise Çin’in Yunnan bölgesinden. Bilim adamları ve çiftçiler çeşitli pirinç türlerini çaprazlayarak pirinç mantarı hastalığına dirençli bir tür geliştirmeyi başardılar ve %89 daha fazla ürün aldılar.[5]

Agroekolojik prensipler her büyüklükte çiftliğe uyarlanabilir. ABD Montona’dan Bob Quinn ailesi sahip oldukları 1500 hektarlık tarım alanında farklı buğday türleri, karabuğday, arpa, keten, mercimek, yonca (yeşil gübre ve saman balyaları için) ve bezelye (yeşil gübre için) yetiştirmeye başladı. Uygulanan 5 yıllık ürün rotasyonu böcekleri, hastalıkları ve zararlı otları yok etti ve toprağın kalitesini artırarak birinci sınıf mahsul elde etmesini sağladı.[6]

Agroekolojik tarımın başarısı için tüketicilere de üreticiler kadar büyük bir rol düşüyor. Öncelikle insanların besin değerleri yüksek sağlıklı ürünler mi yoksa toprak ve güneş ile değil, biyoteknoloji ve fosil yakıtla yetiştirilmiş plastiklere ve kimyasallara bulanmış besinleri mi aldıklarına dikkat etmeleri gerekiyor.

Olası bir küresel açlık krizinin önlenmesi ve insanların daha sağlıklı beslenmesi için BM’nin gıda politikalarında agroekolojik tarımı bir alternatif olarak sunması oldukça önemli. Tabi ülkelerde tarım bakanlıklarının da bu yöndeki uygulamaları teşvik edip desteklemesi gerekiyor.

 

[1] Alex Ruton; Eight ways to solve world hunger, the Guardian 8 Mayıs 2013, https://www.theguardian.com/global-development/2013/jun/08/eight-ways-solve-world-hunger

[2] J. Price Gittinger; Analyse Economique de Projects Agrivoles, Edition Economica Paris, 1985, s. 5

[3] IPES-Food. 2016. From uniformity to diversity: a paradigm shift from industrial agriculture to diversified agroecological systems. International Panel of Experts on Sustainable Food systems.

[4] Henrietta Moore ; Can agroecology feed the world and save the planet?, the Guardian 9 Ekim 2016 https://www.theguardian.com/global-development-professionals-network/2016/oct/09/agroecological-farming-feed-world-africa

[5] Janet Cotter ve Reyes Tirado; Food security: The answer is biodiversity, Greenpeace Briefing  Haziran 2008, http://www.greenpeace.org/greece/Global/greece/report/2008/7/food-security.pdf

[6] Janet Cotter ve Reyes Tirado; Adı Geçen Eser.

Adnan Oktar'ın Kashmir Reader'da yayınlanan makalesi:

https://kashmirreader.com/2018/01/18/agro-ecological-farming-the-solution-for-a-possible-hunger-crisis/

]]>
http://islamterorulanetler.com/tr/Makaleler/269424/olasi-bir-aclik-krizine-karsihttp://islamterorulanetler.com/tr/Makaleler/269424/olasi-bir-aclik-krizine-karsihttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/kashmir_reader_adnan_oktar_agro_ecological_farming_the_solution_for_a_possible_hunger_crisis2.jpgTue, 23 Jan 2018 12:19:16 +0200
Bir Başka Başarısız "RNA Dünyası" Deneyi ve Bir Başka İtiraf

Nobel Ödülü sahibi Harvard’lı biyolog Jack Szostak 2016 yılında yayınladığı makalesinde ribonükleik asit (RNA)’in kendi kendini kopyalayacağı bir yöntem bulduğunu iddia etti.  Bu iddiası hayatın kökeniyle ilgili çok önemli bir sorunun cevabı gibi lanse edildi. Ancak henüz üzerinden bir yıl geçmişti ki, Szostak makalesini geri çekmek zorunda kaldı.

Szostak’ın Harvard Üniversitesindeki laboratuvarı çok uzun yıllardır hayatın kökenine bir yanıt bulmak için çalışıyor. Elbette bu arayışları objektif, tarafsız değil; yaşamın tesadüfler sonucunda, kendiliğinden oluştuğuna, yani sözde evrimsel mekanizmalarla meydana geldiğine inanarak bu çalışmaları yürütüyorlar.

Szostak’ın laboratuvarı, özellikle RNA’nın enzimler olmadan kendi kendini nasıl kopyalayabileceği üzerinde çalışıyordu. Szostak geri çekmek zorunda kaldığı makalesinde, RNA’nın enzimler olmadan kendi kendini kopyalayabildiğini iddia etmişti.

Bu geri çekilen makaleyle ilgili detayları vermeden önce, Szostak ve daha birçok bilim adamının neden kendi kendini kopyalayabilen RNA’nın peşinde olduklarını kısaca özetleyelim.

Yaşamın kökenini sözde evrimsel mekanizmalarla açıklamaya çalışan evrimciler, daha ilk başta, proteine ait bilgileri içeren DNA molekülünün nasıl meydana geldiğini açıklama safhasında büyük bir çıkmaza girmektedirler. DNA’daki kompleksliği tesadüflerle açıklayamayan evrimciler, 1980’lerde yeni arayışlar içine girdiler. 1986 yılında Harvard’lı kimyacı Walter Gilbert bir senaryo geliştirerek; bundan milyarlarca yıl önce, her nasılsa kendi kendini kopyalayabilen bir RNA molekülünün kendiliğinden oluştuğunu iddia etti. Sonra da bu RNA molekülünün çevre şartlarının etkisiyle birdenbire proteinler üretmeye başladığını öne sürdü. Daha sonra bilgileri ikinci bir molekülde saklama ihtiyacı doğduğunu ve bu senaryoya göre de yine her nasılsa DNA molekülünün kendi kendine ortaya çıktığını iddia etti.

Birçok evrimci gibi Szostak da RNA’nın ilk ortaya çıkan molekül olduğuna inanmaktadır. Ancak evrimcilerin RNA’nın diğer gerekli enzimler ve proteinler olmadan nasıl kendisini kendini kopyaladığını göstermeleri gerekmektedir. İşte Szostak’ın laboratuvarı bunun için çalışmaktadır. Eğer böyle bir mekanizma bulurlarsa, RNA’nın kendi kendini kopyalayabildiğini ve böylece DNA’dan veya proteinlerden önce RNA'nın sözde evrimle oluşabildiğini, bunun da hayatın kökeniyle ilgili evrimci iddialara dayanak sağlayabileceklerini düşünmüşlerdi. Ancak bu hedefleri hiçbir zaman gerçekleşemedi. Çünkü ne RNA ne de hücrenin herhangi bir parçası kör tesadüflerin eseri değildi.

Nitekim 2016 yılında Nature Chemistry dergisinde yayınlanan ve evrim teorisini güçlendiren bir buluş gibi lanse edilen, Nobel ödüllü Szostak’ı harekete geçiren bu makale, bu sözde buluşla ilgiliydi.

Ne var ki, Szostak’ın laboratuvarında çalışan doktora sonrası araştırmacısı Tivoli Olsen aynı deneyleri yapmasına rağmen aynı sonuçları elde edemedi. Tivoli, deneydeki sonuçları elde edemediği gibi, önceki deney sonuçlarının da yanlış yorumlandığını gördü. Szostak’ın makalesi yayından kaldırıldı. Szostak, bu "fiyasko"nun “kesinlikle utanç verici” olduğunu itiraf etti ve şöyle dedi:

“Geçmişe bakınca, bulgularımıza dair) inancımız tarafından körleştirildiğimizi görebiliyorum… Bu deneyleri yorumlarken olmamız gerektiği gibi (Tivoli’nin olduğu gibi) dikkatli veya titiz davranmadık.” [1]

Aslında Szotsak’ın samimi itirafı son derece önemlidir. Deliller üzerine kurulu bir teori olmayan Evrim teorisi, bir Yaratıcının varlığını inkar etmenin tek yolu olarak görülerek benimsenmiş, materyalist amaçlar uğruna savunulan bir teoridir. Her bilimsel bulgu, ortaya atıldığı dönemden bu yana, hep, söz konusu kişiler tarafından evrim teorisine göre yorumlanmıştır. Szotsak’ın itirafında da görüldüğü gibi, evrime olan inançları, birçok bilim adamının objektifliğini körleştirmekte, bulguları yanlış yorumlamalarına neden olmaktadır.

Daha da ilgi çekici olan ise  Szotsak’ın yaratılışa inananlar için sarf ettiği bazı sözlerin, aslında kendisinin içine düştüğü durumu tarif ediyor olmasıdır: “İmana dayalı inanç sistemlerinin, şüphecilik ve sorgulama teşvik edilmediğinde, inançlı kişiyi manipülasyona müsait duruma getirdikleri için, doğası gereği tehlikeli olduklarını düşünüyorum.” Görülebildiği gibi Szotsak'ın yaptığı bu tarif, asıl olarak, hiçbir delili olmamasına rağmen körü körüne evrim teorisine inanan insanlara yöneliktir.

Evrim teorisi bilimsel olmayan bir inançtır. Materyalistler ve evrimciler, evrenin ve canlılığın bir Yaratıcının eseri olduğu gerçeğini kabul etmemek için, evrim teorisine sımsıkı sarılmışlardır. Aslında bilim, 19. yüzyıldan bu yana, evrimci ve materyalist bakış açısı nedeniyle oyalanmakta, büyük zaman, enerji ve maddi kaynak boşa harcanmaktadır. Fosillerden, mikro dünyadaki bulgulara kadar her delil, evrimci ve materyalist bir bakış açısıyla değerlendirilmeye çalışılmaktadır.

Yine Harvard Üniversitesinden genetikçi ve evrimci olan Richard Lewontin’in ünlü itirafı bu durumu çok açık izah etmektedir:

“Bizim materyalizme bir inancımız var, 'a priori' (önceden kabul edilmiş, doğru varsayılmış) bir inanç bu. Bizi dünyaya materyalist bir açıklama getirmeye zorlayan şey, bilimin yöntemleri ve kuralları değil. Aksine, materyalizme olan a priori bağlılığımız nedeniyle, dünyaya materyalist bir açıklama getiren araştırma yöntemlerini ve kavramları kurguluyoruz. Materyalizm mutlak doğru olduğuna göre de, İlahi bir açıklamanın sahneye girmesine izin veremeyiz.”[2]

Lewontin'in asıl yanılgısı, tüm kainatı Allah'ın yarattığı gerçeğinin tüm açıklığıyla, tüm ihtişamıyla ve tüm bilimselliğiyle sergileniyor olmasıdır. Dolayısıyla, bir materyalistin bunu kabul edip etmemesi bu gerçeği kuşkusuz ki değiştirmemektedir. Materyalizmi mutlak doğru kabul edenler, bilimi reddederek, bilimsel gerçeklere gözlerini kapatarak, aynen Szostak'ın söylediği şekilde körleşerek, kendi küçük dünyalarında yenilgilerini izlemektedirler.

Evrimcilerin iddia ettiği şekilde başıboş, amaçsız, hedefsiz, kontrolsüz, aklın ve bilginin olmadığı bir ortamda, “gerekli maddelerin”, “gerekli çevresel koşulların” ve “gerekli müdahalelerin”, gerektiği zamanda, gerektiği kadar miktarda tesadüfen bir arada bulunması imkansızdır.

Tek bir RNA molekülünün oluşabilmesi için dahi akıl, bilgi, güç sahibi bir Yaratıcının varlığı şarttır. Bu bilimin gösterdiği, çok açık ve kesin bir gerçektir. Aksini kanıtlamaya çalışan çabalar “geri çekilmeye” mahkumdur.

 

[1] http://retractionwatch.com/2017/12/05/definitely-embarrassing-nobel-laureate-retracts-non-reproducible-paper-nature-journal/#more-52894

[2] Richard Lewontin, The Demon-Haunted World, The New York Review of Books, January 9, 1997, s. 28

Adnan Oktar'ın New Straits Times'da (Malezya) yayınlanan makalesi:

https://www.nst.com.my/opinion/columnists/2018/01/328188/evolution-fails-deny-Creator

]]>
http://islamterorulanetler.com/tr/Makaleler/269219/bir-baska-basarisiz-rna-dunyasihttp://islamterorulanetler.com/tr/Makaleler/269219/bir-baska-basarisiz-rna-dunyasihttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/new_straits_times_adnan_oktar_evolution_fails_to_deny_Creator2.jpgThu, 18 Jan 2018 16:10:09 +0200
Türkiye terörden ne öğrendi?

Ortadoğu zorlu bir coğrafyadır. Dört bir yanı ateşler içinde olan Türkiye, bu zorlu coğrafyanın sorumluluğu ve misyonu büyük olan ülkesidir. Bu nedenledir ki, geçmişten bugüne, gerek üstlendiği misyonu gerekse jeopolitik önemi nedeniyle çok badireler atlatmıştır.

Darbeler ve terör, Ortadoğu'nun uzun yıllardır ayrılmaz parçası olduğu gibi, ne acıdır ki Türkiye'nin de ayrılmaz bir parçasıdır. Türkiye'nin 15 Temmuz 2016 tarihinde yaşadığı darbe girişimi, hem terör örgütleri hem de Türkiye'nin yüzleştiği hain derin yapılanmayı görmek açısından önemli bir ders olmuştur. Bu girişim sonucunda Türkiye, sadece dışarıdan rengini ve çizgisini belli etmiş terör örgütleriyle değil, FETÖ gibi, içte yapılanmış münafıkane terör örgütleriyle de yüzleşmesi gerektiğini ciddi şekilde anlamıştır.

O tarihten bu yana devam eden Türkiye'deki OHAL, bu derin hain yapılanmanın tüm detaylarını ortaya çıkarmak amacını taşıyor. Ordudan polise, yargıdan siyasete, medyadan ekonomiye kadar hemen her hayati kurumun içine yerleşmiş olan bu örgüt, sadece Türkiye'yi yönetenlere yönelik değil, Türk halkına yönelik de büyük bir öfke barındırdığını, darbe girişimi sırasında yaklaşık 250 kişiyi şehit ederek kanıtlamıştı. Bu da gösteriyor ki, Türkiye'nin karşı karşıya geldiği terör sorunu hiçbir zaman küçük çaplı olmadı.

FETÖ örgütünün, yaklaşık 40 yıldır Türkiye'nin güneydoğusunu ele geçirmek için Türkiye sınırları içinde saldırılar düzenleyen PKK terör örgütü ile bağlantısının olması sürpriz olmadı elbette. 2014 yılında başlatılan, Stalinist PKK terör örgütü ile masaya oturmaya dayalı "çözüm süreci", PKK'nın silahları bırakmasını, bunun karşılığında ise çeşitli imtiyazlar elde etmesini öngörüyordu. Aynı dönemde bu konuyla ilgili yaptığımız yorumlarda ısrarla üzerinde durduğumuz muhtemel tehlikeler şunlardı:

  1. Sadece silahına güvenen Stalinist bir terör örgütü asla silah bırakmaz.
  2. Silah bırakıp ülkeden ayrılma vaatleri gerçekleşmeyecektir, sadece hasta ve sakat teröristler ülkeden gönderilecek, kadro yenilenecektir. Fakat bu aşamada terör örgütü ülkeyi terk ediyor görünümün verilecektir.
  3. Terör örgütü üyeleri şehirlere inecek ve buralarda mevzilenip şehir yapılanmaları oluşturacaklardır.
  4. Bu yöntemle silah bırakmış görünecek ama silah tehdidi altında şehirlere tümüyle yerleşip bölgeyi hakimiyeti altına alacaklardır.

Durumun bahsettiğimiz sırayla şekillenmeye başlaması sonucunda Türk hükümeti uyarılarımızı dikkate almış ve ani bir manevrayla çözüm sürecini durdurmuştur. Bir kısım ülkelerde terör örgütleriyle mücadelede uzlaşı yöntemi kullanılmış olabilir. Ancak bu yöntem, Türkiye'deki PKK sorunu için çözüm getirecek bir yöntem kesin olarak değildir. Bunun en önemli ve başlıca sebebi, PKK terör örgütünün, anarşist komünist bir devlet kurma arzusunda olmasıdır. Bunun için toprak talep etmekte, Türkiye'den ayıracağı bu topraklar üzerinde oluşturacağı kızıl komünist sistemi, tüm dünya çapında yaygınlaştırmayı amaçlamaktadır. Dolayısıyla böyle bir terör örgütü, ancak ve ancak kendisine toprak verildiği müddetçe anlaşmaya yanaşacaktır. Böyle bir ihtimal ise Türk milleti ve hükümeti nezdinde imkansızdır.

Peki, eğer silahlı mücadele istenen sonucu vermiyor ve masaya oturmak mevzu bahis olmuyorsa, bu konu çözümsüz müdür? Elbette değildir. PKK sorunu, her terör sorunu gibi ideolojik bir konudur. PKK kapsamında insanların ellerine silah almalarının sebebi, Stalinist ideolojidir. Her ne kadar Suriye'de, PYD yapılanması altında (PKK ile PYD aynıdır) –Amerika'ya yaranmak adına– farklı bir görünüm çizmeye çalışsalar da, temel ideoloji daima anarşist komünizm olmuştur. Dolayısıyla, bu grupları anarşizme ve komünizme sürükleyen ideolojik sebepler iyi araştırılıp bütün bunlara bilimsel cevabın verilmesi gerekmektedir. Bunun için hem bilimsel cevapların verilebileceği yolların iyi tespit edilmesi hem de milli şuuru gelişmiş bir gençlik yetişmesi gerekmektedir. Türkiye'de, 15 Temmuz darbe girişiminde bu milli şuur oldukça cesur bir şekilde kendini göstermiş olsa da, gençlere yönelik bu yönde bir eğitim politikasına ciddi şekilde ihtiyaç vardır.

Aynı durum FETÖ yapılanması için de geçerlidir. FETÖ, genel olarak emirleri bir kısım gizli dış mihraklardan almış olan ve onların talepleri doğrultusunda şekillenen bir terör örgütüdür. Onların hedeflerini uygulamış ve bölünüp parçalanmış bir Türkiye istemiştir. Elbette yapılanmanın haince olması, durumu hem Türk hükümeti hem de Türk halkı nezdinde daha da zorlaştırmaktadır. Ancak bundan sonra bu tip saldırılarla yüzleşmemek için Türkiye'nin atması gereken ciddi ve önemli adımlar vardır. Türkiye'ye ihanet edenlerin Türkiye'nin kendi içinden çıkan kişiler olması, bu kişilerin nasıl ve hangi yöntemlerle yönlendirildiklerinin sorgulanmasına yol açmıştır. Kolay yönlendirilen ve vatan haini haline gelen insanlar, genellikle milli duyguların güçlenmediği, yancı karakterinin rahatça gelişebildiği ortamlarda yetişirler. Bunun için ideolojik anlamda misyonu olan bir gençliğin yetiştirilmesi, ülkede bu yönde bir atak yapılması önem taşımaktadır.

Terör, bir ideoloji sorunudur. Eğer bir insan ya da topluluk, eline silah alıyor ve fikrini dayatmaya çalışıyorsa, yanlış ve oldukça tehlikeli bir ideolojiye bel bağlamış ve buna tutkuyla inanmıştır. Aldatılmıştır. Ancak aldatıldığının farkında değildir. Çünkü ona, ideolojisinin yanlışlığının bilimsel delilleri hiçbir zaman sunulmamıştır. Özellikle Türkiye gibi Ortadoğu'nun merkezinde medeniyetlerin köprüsü olan bir ülkenin, ideolojik bilinçlendirme yönünde girişimde bulunması elzemdir. Türkiye'de PKK'nın yaklaşık 40 yıldır varlığını sürdürebilmesinin, FETÖ gibi vatan haini örgütlerin ortaya çıkabilmesinin tek sebebi bu konudaki ciddi eksikliktir.

Terör örgütleri denince, elbette, onların beslenmelerini ve güçlenmelerini sağlayan dış faktörlerin de üzerinde durmak gerekmektedir. Bu da, ayrı bir yazıda işlenmesi gereken bir konudur.

Adnan Oktar'ın Eurasia Review'da (Amerika) yayınlanan makalesi:

http://www.eurasiareview.com/16012018-what-has-turkey-learned-from-terrorism-oped/

]]>
http://islamterorulanetler.com/tr/Makaleler/269158/turkiye-terorden-ne-ogrendi-http://islamterorulanetler.com/tr/Makaleler/269158/turkiye-terorden-ne-ogrendi-http://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/eurasia_review_adnan_oktar_what_has_Turkey_learned_from_terrorism2.jpgWed, 17 Jan 2018 12:06:27 +0200
Ortadoğu Terörünün Hedef Aldığı Hristiyanlar

Ortadoğu ve Anadolu, Hristiyanlığın doğduğu topraklardır. Hz Meryem (as) ve ailesi bu topraklarda yaşamıştır. Hz. Yahya (as), bu topraklarda doğmuş, bu topraklarda şehit edilmiştir. Hz. İsa (as) bugünkü Filistin’de, Berthelem şehrinde doğmuş ve yine bu topraklarda Allah tarafından göğe yükseltilmiştir. Bu bölge, aynı zamanda Musevilerin kutsal topraklarıdır. Dünyadaki en eski kiliseler, Church of Nativity, the Church of Resurrection, Church of All Nations, Ortadoğu topraklarındadır. Hristiyanlığın kurucu azizleri, Hristiyanlığı bu topraklarda yaygınlaştırmışlardır. Bugün birçok Hristiyan, Anadolu’da Aziz Paul’un ayak izlerini takip ederek Hristiyanlığın kuruluş dönemlerini anmaktadır. İzmir bölgesindeki Meryem Ana Evi, Hristiyanların hac merkezlerinden biridir. Arap Yarımadası, İsrail toprakları, Suriye, Lübnan, Filistin, Irak ve Anadolu, her üç dinin merkezidir. Hiçbir siyasi görüş, hiçbir politik yapı, hiçbir terörist grup bu tarihi gerçeği değiştirebilecek güce sahip değildir.

Yüzyıllar boyunca bölgeye üç dinin barış mozaiği hakim olmuştur. Bu dönemde kutsal topraklarda din adına savaş yaşanmamıştır. Osmanlı Barışı (Pax-Ottomana) olarak adlandırılan bu dönem, Syces-Picot Antlaşması ile Ortadoğu’nun emperyalist devletler arasında paylaşılmasına kadar devam etmiştir. I. Dünya Savaşı’nın hemen ardından Fransa ve İngiltere bölgeyi işgali etmiş, bir yandan Museviler ve Müslümanlar arasında nefret tohumları ekilirken, bir yandan yapay sınırlar ve kukla iktidarlarla bölge hakimiyeti kurulmuştur. İşgalcilere karşı ayaklanmaya çalışan her grup, acımasızca ezilmiştir.

II. Dünya Savaşı’nın ardından, yine çeşitli dış müdahaleler ile Museviler ile Müslümanlar, 70 yıl devam edecek olan bir ateş sarmalına kapılmışlardır. Milliyetçi ve mezhepçi ideolojilerle de Müslümanlar birbirlerine düşürülmüş, bu büyük fitne, İslam toplumunu çepeçevre kuşatmıştır. 21. yüzyıla gelindiğinde artık bütün bölge yangın yeri halindedir. Birkaç on yıl içinde milyonlarca masum Müslüman can vermiş, İslam dünyasının büyük devletleri birbiri ardına yıkılmıştır. Bu şiddet ortamının bir başka mazlumu da bölgede yaşayan Hristiyanlardır.

Ortadoğu’daki Hristiyan nüfus her geçen gün azalmaktadır. Hristiyan Araplar, Asuriler, Ermeniler, Melkitler, Maroniler, Koptiler topraklarını terk etmek zorunda kalmışlardır. Ortodoks Hristiyanlık, bölgede adeta yok olma aşamasına gelmiştir. Kalan bir avuç Hristiyan ise korku içinde bir hayat sürmektedir. Hristiyanlar, radikal örgütler ve baskıcı iktidarların hedefindedir. Bölgedeki provakatif eylemlerin hedeflerinden biri Hristiyanlar olmaktadır. Son birkaç yılda Mısır'da onlarca kilise yakılmış veya bombalanmıştır. Yüzlerce Hristiyan bu terör eylemlerinde can vermiştir. 2003 yılında 1.4 milyon olan Iraklı Hristiyan sayısı bugün 300.000’lere düşmüştür. Keldani, Süryani ve Nasturi köyleri yakılıp yıkılmış, Hristiyanlar kendi ülkelerinde mülteci konumuna gelmiştir.

Suriye, kuşkusuz, Ortadoğu’daki savaş ateşinin en yoğun olduğu yerdir. Bugün, Suriye Hristiyan toplumu, rejim ile aylıkçı grupların arasındaki çatışmanın ortasında kalmıştır. Özellikle Humus ve Lazkiye kentlerinde çapraz ateş arasında kalan birçok kilise yıkılmıştır. Suriye Hristiyanlarının tarihi, Aziz Paul’a kadar dayanır. 2000 yıllık bu toplumun iç savaş öncesi 2.000.000 olan nüfusu, bugün yüzbinlerle ifade edilir hale gelmiştir.

Suriye’nin kuzey bölgesi, Hristiyan toplumun merkezlerindendir. Bu bölge, Kürt, Arap ve Türkmen ağırlıklı bir demografiye sahiptir. İç savaşın yayılması ile birlikte PYD bölgede defacto bir kanton kurmuştur. PYD, Kuzey Suriye’de komünist bir devlet kurmak arzusunda olduğundan, bölgedeki Kürtleri, Arapları ve Türkmenleri baskı altında tutmaktadır. Bölgedeki Hristiyan Nasturiler de PYD’nin baskısı altında yaşam mücadelesi vermektedir. Birçok Hristiyan köyü yakılıp yıkılmıştır. Halk göçe zorlanmış geride bıraktıkları malları ise terör örgütü ve yandaşları tarafından yağmalanmıştır. Kamışlı şehrinde var olma savaşı veren Hristiyanlar da birçok kez PYD militanlarının silahlı saldırısına uğramıştır. Özellikle 2017 başından itibaren bölgede PYD saldırılarında can veren oldukça fazla sayıda Hristiyan olmuştur. PYD, Kamışlı şehrini sözde kantonun başkenti ilan etmiştir. Şu anda da, Kamışlı’daki 50.000 Hristiyan’ın yaşam hakkını ellerinden almaya çalışmaktadır.

Hristiyan toplum her fırsatta dış dünyaya seslerini duyurmaya çalışmaktadır. PYD'nin mallarını gasp ettiğini, silah zoruyla vergi aldıklarını ve gençlerinin PYD saflarında savaşmaya zorlandığını anlatmaktadırlar. Dünya Aramiler Konseyi Başkanı Johny Messo, komünist PYD’nin bölgeyi ele geçirme politikalarını ve terör örgütünün ABD silahlarını masum Hristiyanlara karşı kullandığını röportajlarında sürekli olarak dile getirmektedir. Yine geçtiğimiz günlerde 18 Ermeni ve Nasturi kuruluş, PYD’nin Hristiyanlar üzerindeki baskıcı politikalarını protesto eden bir ortak deklarasyon yayınlamışlardır. Hristiyan toplumunun bu feryatları, ne acıdır ki, Batı dünyasında yeteri kadar yankı bulmamaktadır.

PYD, başta ABD olmak üzere koalisyon güçleri tarafından şımartılmaktadır. Silah ve para desteği almakta, saldırgan politikalarına göz yumulmaktadır. ABD, dünyanın yeni bir komünist teröre doğru sürüklenmekte olduğunu fark edememektedir. PYD/PKK’nın 40 yıllık tarihleri boyunca tek yaptıkları, başta kendi halkları olmak üzere yollarına çıkan her millete zulmetmek olmuştur. Batı, bu komünist teröristleri müttefik olarak görerek ateşle oynamaktadır. Terörist örgütlerin yandaş veya dost olamayacağını görememektedir. Suriye’de silahlı bir örgütün devletleşmesi, bölgede hiç dinmeyecek yeni bir savaşın fitilini ateşleyecektir. Bundan en çok zarar görenler de masum Hristiyanlar, Müslümanlar, Museviler, Araplar, Kürtler, Türkmenler, kısaca bölge halkı olacaktır. Böyle bir ateşin kıvılcımı, tüm dünyaya kısa sürede sirayet edebilir. İşte bu nedenle, terör örgütlerinin paralı asker olarak kullanılıp silahlandırılması politikası, bir an önce son bulmalıdır.

Müslümanlara düşen görev ise, kendi aralarında ve mazlum Hristiyanlarla birlik olup, bölgede hem Müslümanlara hem de Hristiyanlara yönelik bu zulmü durdurmak olmalıdır.

Adnan Oktar'ın News Rescue'da yayınlanan makalesi:

http://newsrescue.com/christians-targeted-middle-east-terrorism/#axzz542ZVazW7

]]>
http://islamterorulanetler.com/tr/Makaleler/269067/ortadogu-terorunun-hedef-aldigi-hristiyanlarhttp://islamterorulanetler.com/tr/Makaleler/269067/ortadogu-terorunun-hedef-aldigi-hristiyanlarhttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/news_rescue_adnan_oktar_Christians_targeted_by_MiddleEast_terrorism2.jpgTue, 16 Jan 2018 09:00:56 +0200
Yeni Bir Küresel Aktör Olarak Google

Bünyesinde 70 binden fazla çalışanı var,

ABD'de en çok indirilen 10 mobil uygulamasının beşinin sahibi,

Halka arzı sırasında 85 dolardan işlem gören hisseleri 600 dolara kadar yükseldi,

Mobil ve dijital reklam gelirlerinde en çok pay hak eden şirket,

2017 yılında mobil kısımdan elde edeceği gelirin 50 milyar doları bulması bekleniyor.

Bu bilgiler dünyanın önde gelen teknoloji firmalarından birisi olan Google’a ait. Pek çok ülkede şubesi var ve internet üzerindeki ürünleri ticari değerinin ötesinde bir anlam taşıyor. Google, bugün çeşitli şekillerde tüm dünyayı değiştirebilecek kadar büyük bir etki yaratıyor. Bu özelliği ile artık sadece bir teknoloji ülkesi olarak kalmıyor aynı zamanda küresel bir aktör olarak da kabul görüyor.

Uluslararası ilişkiler sektörünün üzerinde en çok durduğu konulardan birisi “aktör” kavramıdır. Uluslararası ilişkilerde bağımsız karar alabilme ve bağımsız hareket edebilme kabiliyetine sahip birimlere aktör denmektedir. Devletler, bireyler, ulusal baskı ve çıkar gurupları, uluslararası örgütler, ulus üstü örgütler uluslararası ilişkilerin en bilindik aktörleridir. Farklı tiplerde ve organizasyonlarda olmalarına karşın tüm aktörlerin ortak noktası ise diğer aktörlere etki edebilme özelliklerinin olmasıdır. Google da, tıpkı General Motors, IBM, Exxon-Mobil, Shell, Unilever ve Microsoft gibi küresel aktörlerden birisi olarak kabul ediliyor.

Google, sadece bir arama motorundan ibaret değil, farklı alanlarda çok sayıda servis ile hizmet veriyor. Google internet sitelerine ait istatistikleri incelemede Google Analytics, ücretsiz çevrim içi posta uygulaması Gmail, belge düzenleme paketi Google Docs, farklı dillerdeki insanların iletişimini sağlayan Google Çeviri, internet tarayıcısı Google Chrome, sosyal medya ağları Youtube ve Google plus,  dünyayı 3 boyutlu görüntüleyen Google Earth ile yeryüzündeki çok geniş bir kitleye çok çeşitli imkanlar sunuyor.

Google bir teknoloji firması ama servislerinin yol açtığı bir sosyal boyutu da var. Örneğin Google Earth ile bir şehirdeki ormanlık alanı gözlemleyebilir ve geçen zamanla şehirleşme nedeniyle ormanın ne kadarının tahrip edildiğini ölçebilirsiniz; veya bir ülkenin güvenlik kuvvetleri ile halk arasındaki çatışmayı canlı olarak izleyebilirsiniz. Üstelik paylaşılan bilgiler, belgeler ve videolar için yapılan yorumlar bir anda kitleleri yorumcu haline getirebilir, yeni toplumsal hareketleri organize edebilir.

Günümüzde online verilerin kolayca ve hızlıca ulaşılabilir olması, vatandaşların ve devlet dışı aktörlerin güç kazanmasına yol açıyor. Ulusal hükümetler, uluslararası bürokratlar ve geleneksel siyasal elitler aleyhine küresel sivil toplumu güçlendiriyor.

Daha düne kadar ülkelerin ana haber kaynakları hükümetlerdi. Dolayısıyla, hükümetler kendilerine hangi bilgiyi sunarsa ajanslar sadece onları kamuoyuna sunabiliyorlardı. Bugün siber çağda ise insanlar, haber ve bilgiye hükümetlere rakip olacak kalitede, hızda ve miktarda sahip oluyorlar. Bu sayede STK’lar, düşünce kuruluşları ve çeşitli çıkar grupları hükümetlerin uygulamalarını daha çok ve daha etkin sorgulayabiliyorlar. Çevre, küresel yoksulluk, kamu sağlığı, kişisel haklar ve özgürlükler gibi uzmanlık konularında hükümet dışı kuruluşlar artık çok daha etkili.

Bu anlamda Google’ın dünyada demokrasi ve insan haklarına önemli bir katkı sunduğunu söylemek mümkün. Ancak ortaya çıkan görüntü maalesef pespembe değil. Google’un aracılık ettiği bilgi çeşitliliği aynı zamanda önemli bir eleştiri konusu. İnternet kalite kontrolün olmadığı bir mecra. Dileyen dilediği bilgiyi düzenleyip tüm dünyaya sunabiliyor. Özellikle siyasi bir konuyu araştırırken Google’ın sunduğu bilginin güvenilirliğini bilmek mümkün değil. Dahası Google’ın sunduğu arama sonuçlarının bir gayeye göre listeleyip listelemediği de anlaşılabilir değil.

Eğer bu özelliği dikkate alınacak olursa Google, siyasal radikalizm, ırkçılık, pornografi ya da dinsel bağnazlığın en büyük dağıtımcısı olduğu bile söylenebilir. Şüphesiz Google da bunun farkında ve gerekli kontrol mekanizmalarını kurma çabası içinde. Ancak internette 1 milyar web sitesinin olduğu düşünülürse bunun pek de kolay olmayacağı açık.

Google bilgi dağıtırken aynı zamanda kullanıcılarının da bilgilerini topluyor. Bu bilgiler kişilerin resimlerinden, siyasal eğilimlerine, yazın nereye gittiklerinden hangi yemekleri sevdiklerine kadar çok çeşitli bilgiler içeriyor. Bu yönüyle Google’ı dünyanın en büyük istihbarat firması olarak düşünmek hiç de yanlış değil. Bu bilgilerin ne kadarı kiminle paylaşılıyor? Bu, günümüzün en önemli sorularından birisi ve maalesef net bir cevabı da yok. İşte bu nedenle birçok ülke kendi arama motorunu, kendi mail servislerini kurarak koruma kalkanı kurma ihtiyacı hissediyor.

Bir diğer eleştiri ise Google’ın yeni nesle etkisi ile ilgili. Bu kişilerin iddialarına göre Google, bilgiden bilgiye atlamayı kolaylaştırıyor. Bu nedenle de gençlerin düşünme ve öğrenme yeteneklerine zarar veriyor ve onların odaklanma yeteneğini yok ediyor.

İnternet dünyası, bir kısım sakıncaları içinde barındırsa da, gerçekte çok önemli gelişmelerin kapısını açabilecek önemli bir dünya. Öyle ki, bugün sosyal medya ve internet ile ulaşılabilen bilgi hazinesi, kitlelerin zihinlerini etkileyecek güce sahip durumda. Bu silahın iyi kullanılması, dünyada önemli dengelerin değişmesine vesile olabilir. Bu önemli kitle gücü, barışın mantığının ve gerekliliğinin yaygınlaşması için kullanılabilir. Nefret kitleleri propaganda ve telkin ile yaratılmıştır; aynı yöntemler sevgi ve dostluğun yaygınlaşması için kullanılabilir. Bunun için sadece internette kullanılan dilin değişmesi dahi kafidir. Google gibi büyük internet platformları bunu sağlayacak güce sahiptir. Günümüzün savaşlarının, katliamlarının, sömürülerinin ve acımasızlığın kaynağı olan propaganda, çok rahat bir şekilde olumlu telkinler için kullanılabilir. Unutulmamalıdır ki, insan ruhu olumlu fikre ve bunu kabullenmeye daha açıktır. Google gibi platformlar, tüm yeteneklerini ve imkanlarını, dünyayı şekillendiren kitleleri değiştirmeye yönlendirmeli; mutlu, özgür ve barış içinde milletler oluşturabilmeli; olumsuz tüm zincirleri kırabilmelidirler.

Adnan Oktar'ın The Pioneer'da (Hindistan) yayınlanan makalesi:

http://www.dailypioneer.com/sunday-edition/agenda/opinion/google-an-emerging-global-actor-in-the-internet-world.html

]]>
http://islamterorulanetler.com/tr/Makaleler/269063/yeni-bir-kuresel-aktor-olarakhttp://islamterorulanetler.com/tr/Makaleler/269063/yeni-bir-kuresel-aktor-olarakhttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/the_pioneer_adnan_oktar_google_an_emerging_global_actor_in_the_internet_world_2.jpgTue, 16 Jan 2018 08:35:28 +0200
Eski Dost Mısır ile Yeniden...

Siyaset hassas bir mecradır. Kimi zaman sert, kimi zaman acımasızdır. Dostluklar arasına siyaset kavramı girince, siyasetin bu sert yüzü oldukça zedeleyici olabilir. İşte bu nedenledir ki, gerçek dostlukları siyasetin soğuk yüzüyle karşılaştırmamak gerekir. Gerçek dostlar, mutlaka aralarındaki sorunları dostlukla çözmeli, "siyasi çıkar" gibi soğuk yüzlü kelimeleri geride bırakmalıdırlar.

Türkiye ve Mısır, geçmişten bu yana bir elmanın iki yarısıdır. İttifakları siyasi çıkarlara değil, kardeşliğe dayanır. Neredeyse her Mısırlının Türkiye ile, hemen her Türkün ise Mısır ile bir akrabalığı, bir yakınlığı, bir bağı vardır. Kardeşlik üzerine kurulan bu ittifak, sadece iki ülke adına değil tüm bölge adına önem teşkil eder. Bu nedenledir ki, Türkiye ve Mısır, ittifaklarını ve dostluklarını asla lekelememesi gereken iki ülkedir.

2016 yılında Türkiye Başbakanı Binali Yıldırım'ın Mısır ile ilişkilerin çözüme kavuşması yönünde verdiği demecin ardından geçtiğimiz yıl, iki ülke adına küçük de olsa olumlu adımların atıldığı bir yıl oldu. Mısır Dışişleri Bakanı Sameh Şükri’nin Ahbar El Yevm gazetesinde yayımlanan Türkiye’ye yönelik olumlu açıklamaları, dünyada ses getirdi. Şükri, iki ülke arasındaki ilişkilerin normale dönmesine ilişkin temennisini dile getirerek "Şüphesiz Türk ve Mısır halklarını birbirine bağlayan çok şey var. İki halk arasında güçlü ilişkiler, akrabalıklar ve ortak miras söz konusu. Dolayısıyla ilişkilerin normale dönmesini umuyoruz. Mısır buna her zaman açıktır." ifadelerini kullanmıştı. Bu ifadeler kuşkusuz iki ülke nezdinde de oldukça olumlu karşılandı. İki kardeş ülkenin gereğinden uzun süren küskünlüğünü ortadan kaldırma yönünde atılmış son derece olumlu bir adımdı.

Bir Türk gazetesine konuşan Al Ahram gazetesi Yayın Yönetmeni Muhammed Sabreen ise karşılıklı saygı çerçevesinde Türkiye ile ekonomik ve diğer alanlarda iyi ilişkilere sahip olmak istediklerini belirterek, "Bunun için herhangi bir şartımız yok. İki ülke arasında olması gerektiği gibi eşit ilişkiler talep ediyoruz. ... Mısır, Türkiye’ye karşı kapıları tamamen kapatmış değil. İki ülkenin çıkarları doğrultusunda bir anlaşmaya varılabilir." ifadelerini kullanmıştır. İki ülkenin çıkarları, menfaati, refahı ve kalkınması elbette önemli bir hedeftir. Fakat asıl önemli olan bu iyi ilişkileri dostluk çerçevesinde yeniden yapılandırmaktır.

Sabreen'in, "Bu anlaşmada basın/yayın organları, karşılıklı ilişkilerin kurulması anlamında olumlu bir rol oynayabilir ve devletlerin masaya oturması için zemin hazırlayabilir. Türk halkı bizim kardeşlerimiz. İyi ilişkiler istiyoruz." şeklindeki oldukça olumlu açıklaması oldukça pozitif ve umut vericidir. İki ülke halkı, zaten geçmişten beri dostluk çerçevesinde bir arada olmanın özlemini duymaktadır. Basın-yayın organları da bu sesi dünyaya duyurmayı ve iki ülke politikacılarını harekete geçirmeyi kendilerine düstur olarak görmelidirler.

Türkiye ve İran uzmanı Beşir Abdel Fattah ise, Müslüman ülkeler arasında çatışma yaratılmaya çalışıldığını, bölgenin Sünni-Şii ayırımına doğru sürüklenmek istendiğini belirterek şu sözleri söylemiştir: "Mısır; Türkiye ve İran’la sorunlar yaşandığının farkında, ancak bu durumun ülkelerimizi düşman yapmayacağını da biliyor. ... Türkiye ve İran, Mısır’ın düşmanı olmamalı. Acilen ilişkileri normalleştirmeliyiz. ... Türkiye, İran ve Mısır arasında birlik, sorunları çözer."

Fattah'ın bu açıklamaları özel bir öneme sahiptir. Türkiye ve Mısır, sadece kardeşliklerinin bir tezahürü olarak değil, bölgenin selameti için de birlik olmak zorundadırlar. Bölgede ciddi anlamda bir parçalama politikası sürüp gitmekte ve Fattah'ın dikkat çektiği şekilde Sünni-Şii kavgası teşvik edilmektedir. Bu çabanın tek amacı İslam camiasını güçsüz kılabilmektir. Bölgenin iki kadim ülkesi Türkiye ve Mısır, buna kesin olarak izin vermemelidir. Bu sorumluluk, bu iki önemli ülkenin üzerindedir. Sadece kendileri için değil, bölgedeki ve tüm dünyadaki Müslümanların hatta gayri Müslimlerin rahat yaşayabilmesi ve terör, şiddet ve yıkım politikalarından onları korumak için bu ittifak gerekmektedir.

Nitekim Mısır'da camilere ve kiliselere yapılan hain saldırılar, sadece Müslümanların değil, her dinden tüm insanların korumaya muhtaç konumda olduğunu göstermektedir. Bu korumayı gerçekleştirmek için bölgede ittifak şarttır. Bu ittifak, bölgedeki tüm ülkeleri kapsamalı ve İslam dünyasına yapılması planlanan saldırılar bu ittifak vesilesi ile durdurulmalıdır. Bölgede gelişecek böyle bir ittifakın nasıl bir güç oluşturacağını kuşkusuz herkes bilmektedir. Gereksiz küskünlüklerle bu fırsat kaybedilmemeli, Türkiye ve Mısır bu konuda hemen harekete geçmelidir. Özellikle Türkiye, Mısır halkının tümünü kucakladığını göstermeli ve hissettirmelidir. Mısır halkının bu konudaki şüpheleri dindirilmelidir.

Son dönemde Kudüs ile ilgili gelişmeler ve Suriye sorunun getirdiği gerilim, iki ülkenin ittifakın gereğini daha iyi anlamasına vesile olmuştur. Mısır Dışişleri Bakanı Samih Şükri'nin, İslam İşbirliği Teşkilatı olağanüstü Kudüs toplantısına katılmak üzere Türkiye'ye gelmesi önemli bir pozitif adımdır.

Mısır Silahlı Kuvvetleri Araştırmalar Merkezi eski müdürü Tümgeneral Cemal Mazlum, “Suriye’nin çıkarları, Türkiye ile anlaşmazlıklarımızdan daha önemlidir. Mısır, taraflarından birinin Türkiye olacağı görüşme masasına oturmakla asla tereddüt etmez.” ifadelerini kullanmıştır. Böyle de olmalıdır. Sıkıntı içinde olan bölge ülkelerinin kendi imkanlarıyla düzelme imkanı mümkün gözükmemektedir. ABD'nin yeni politikası, İsrail-Filistin barışını askıya almıştır. Bütün bu gerçekler, söz konusu çözümlerin –olması gerektiği gibi- bölgenin temel ülkeleri arasındaki ittifakla gerçekleşebileceğinin net işaretidir. Bu konuda tereddüt, bölgede daha fazla insanın kanının akmasına neden olmakta, terör örgütleri kendileri için daha fazla imkan ve saha bulabilmekte, Ortadoğu daha geniş çaplı şekilde kabusa dönüşmektedir. Bunun sorumlusu olmaktansa, bir an önce bu ateşi dindirecek bir dostluk ateşi alevlendirilmelidir.

Adnan Oktar'ın Egyptian Streets (Mısır) ve Jefferson Corner'da (Amerika) yayınlanan makalesi:

https://egyptianstreets.com/2018/01/14/together-with-our-old-friend-egypt-once-again/

http://www.jeffersoncorner.com/together-with-our-old-friend-egypt-once-again/

]]>
http://islamterorulanetler.com/tr/Makaleler/269059/eski-dost-misir-ile-yenidenhttp://islamterorulanetler.com/tr/Makaleler/269059/eski-dost-misir-ile-yenidenhttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/egyptian_streets_adnan_oktar_together_with_our_old_friend_Egypt_once_again2.jpgTue, 16 Jan 2018 08:08:53 +0200
Ekonomik Küreselleşme Herkese Refah Sağlamıyor

Marco Polo 700 yıl kadar önce Çin’in ürünlerini İpek Yolu ile İtalya’ya getirirken küresel ekonominin öncülüğünü yapıyordu. O zamandan bu yana ülkeler arası ticaretin gelişimi ile ekonomideki küreselleşme hızla yaygınlaştı. Artık günümüzde bir firmanın, bulunduğu ülke dışında başka bir ülkede üretim yapması ve ürünlerini üçüncü ülkelerde satışa sunması hiç de şaşırtıcı değil.

Küresel ekonomi bu kadar yaygınlaşınca ülke politikalarını, devletler arası ilişkileri, uluslararası hukuku ve toplumsal dinamikleri de etkiler hale geldi. Peki dünya çapında bu derece geniş etkiler doğuran ekonomik küreselleşme insanlara refah sağladı mı?

Bu soruya küreselleşme taraftarlarının ve karşıtlarının cevapları farklı oldu. Liberal ekonomik anlayışı savunanlar piyasalardaki rekabet ve kar hedefinin dünyadaki kaynakların en verimli şekilde dağılmasını sağlayacağını savundular. Onlara göre ekonomik küreselleşme refah seviyesini arttırmak için bir fırsattı. Çünkü ekonomik küreselleşmenin en büyük avantajı oyunun kazananlarla kazananlar arasında olmasaydı.  Bir diğer iddiaları ise küreselleşmenin zengini daha zengin fakiri de daha az fakir yapacağıydı.

Küreselleşmecilerin bu iddiası şöyle bir varsayıma dayanıyordu: Büyük sermayeli bir firma, üretim için işçilik maliyetleri daha düşük olan az gelişmiş ülkeleri tercih edecekti. Bu sayede az gelişmiş ülkelerin kronik sorunu olan işsizlik de ortadan kalkacaktı. İşsizliğin azaldığı bu ülke zamanla gelişmeye başlayacaktı. Kağıt üstünde oldukça makul görünse de gerçek tablo iyimser değildi.

Birçok çok uluslu, küresel çapta popülaritesi olan markalaşmış şirket ucuz iş gücü sağlamak amacıyla, taşeronlar vasıtasıyla Çin, Endonezya, Fildişi Sahilleri gibi ülkelerde üretim yaptı. Ancak iddia edilenin aksine üreticiler bu ülkelerdeki mevcut koşulların daha da kötüleşmesine neden oldular.

Jeff Ballinger isimli aktivist 1991 yılında Endonezya'da dünyanın en ünlü spor ayakkabı markalarından birinin çalışanlarına düşük ücret ve kötü çalışma koşulları sunduğunu belgelediği bir rapor yayınladı. Rapora göre firmanın taşeronları Endonezya'nın asgari ücretinden daha düşük bir ücretle çalıştırarak istismar ediyorlardı.[i] Spor firması da bu sayede karına kar katıyordu. Üstelik, Endonezya’da spor ayakkabıların üretiminde çocuk işçiler de kullanılıyordu. Dahası, bir dikiş hatası yüzünden fabrikada çalışmakta olan kadınlar görevliler tarafından ayakkabılarla dövülüyor ve bu cezalandırma rutin haline getiriliyordu.[ii]

Ekonomik küreselleşmede yaşanan suistimal örneklerinden biri de Fildişi Sahilleri’nde gözlemlenmişti. Ailelerinden kaçırılarak ya da bizzat aileleri tarafından satılarak çocuk istismarcılarının eline düşen çocukların topladığı kakaolar ile dünyanın en ünlü gıda markasına çikolatalar üretildi. Üstelik 15 yaşından küçük çocuklar, gıda şirketinin çocuk işçiliğini sona erdirmeyi taahhüt etmesinden bu yana on yıl geçmesine karşın çalıştırılmaya devam edildi.[iii]

Küreselleşen ekonomi, sömürücü zihniyet tarafından yönetildiği her devirde az gelişmiş ülkeler için refah değil sorun kaynağı olmuştur. Bu konuda başka örnekler de vermek mümkün... İngiliz The Guardian Gazetesi’nde Nisan 2017’de yayınlanan Afrika’daki uluslararası tütün firmaları ile ilgili “Tehditler, zorbalık, davalar: tütün endüstrisinin Afrika pazarındaki kirli savaşı” başlıklı haberde dünyanın en büyük tütün firmasının sekiz Afrika ülkesinde sigara içmeyi önleme amacıyla düzenlenmiş mevzuatın uygulanmasını durdurmak veya hafifletmek amacıyla tehdit ve zorbalık içeren yöntemler kullandığı anlatılıyor.[iv] İngiliz The Independent Gazetesi ise dev tütün firmalarının Afrika’daki faaliyetlerini şöyle anlatıyor:  

Tütün firmaları gelişmekte olan ülkelerdeki gevşek piyasa kurallarından faydalanarak avantaj sağlıyor. Saldırgan şekilde sigara kullanımını gençler arasında özendirirken, avukatlar, lobi grupları ve dikkatlice seçilmiş istatistikleri kullanarak Batı’daki endüstriyi ezmeye teşebbüs eden hükümetleri sindiriyorlar.[v]

Benzer olumsuzlukları Afrika’da faaliyet gösteren uluslararası madencilik firmalarında görmek de mümkün. Bu firmalar, büyük gelirler sağlamalarına karşın devlete çok az vergi ödüyor.[vi] Çalışanlarının büyük bölümünü kendi ülkelerinden istihdam ediyor, kullanacakları mal ve hizmetlerin büyük bölümünü yine ülkelerinden satın alıyor.[vii] Dolayısıyla, o devletin ekonomisine, istihdam sektörüne neredeyse hiçbir katkıda bulunmadığı gibi, ülke halkına ait trilyon dolarlık doğal zenginlikleri çok gülünç bedellerle kendi servetine katıyor. O zenginliklerin gerçek sahipleri ise her geçen gün daha da fakirleşiyor. Açık bir sömürü düzeni tüm dünyanın gözleri önünde insanları ezmeye devam ediyor.

Elbette karşımıza çıkan bu olumsuz örneklerle ilgili küreselleşen ekonomi kavramını tek başına suçlayamayız. Ülkelerin uluslararası ticaret hacimlerinin, üretimin, devletler arası karşılıklı yatırım ve istihdam kapasitelerinin artırılması, toplumların atıl işgücü potansiyelinin ekonomiye kazandırılması küresel ekonominin tüm insanlığın fayda ve refahına sunabileceği imkanlar. Ama görülen o ki bu avantajlardan faydalanabilmek için dürüst ve güvenilir yöneticiler, sömürü ve suistimale izin vermeyecek bir uluslararası hukuk düzeni olmazsa olmaz faktörler.

 

[i] Max Nisen, Bussines Insider, How Nike Solved Its Sweatshop Problem, 9 Mayıs 2013, http://www.businessinsider.com/how-nike-solved-its-sweatshop-problem-2013-5
[ii] İrfan Özfatura, Sıradan Atlet, Sıra Dışı Tüccar Phil Knight, Türkiye Gazetesi Haziran 2009. 
[iii] Joe Sandler Clarke, Child labour on Nestlé farms: chocolate giant's problems continue, The Guardian 2 Eylül 2015, https://www.theguardian.com/global-development-professionals-network/2015/sep/02/child-labour-on-nestle-farms-chocolate-giants-problems-continue
[iv] Sarah Boseley, Threats, bullying, lawsuits: tobacco industry's dirty war for the African market, Nairobi 12 Nisan 2017, https://www.theguardian.com/world/2017/jul/12/big-tobacco-dirty-war-africa-market (Erişim tarihi: 8 Kasım 2017)
[v] Emily Dugan, The Unstoppable March of the Tobacco Giants, 28 Mayıs 2011, http://www.independent.co.uk/life-style/health-and-families/health-news/the-unstoppable-march-of-the-tobacco-giants-2290583.html
[vi] Mark Curtis,  Britain’s New Africa Empire, Huffingtonpost 26 Temmuz 2016 http://www.huffingtonpost.co.uk/mark-curtis/britain-africa-development_b_11191728.html
[vii] Mining Online, Britain’s New African Empire 20 Şubat 2017, http://www.miningafricaonline.co.za/index.php/mining-features/mining-in-africa/3057-britain-s-new-african-empire

Adnan Oktar'ın Cape Argus (Güney Afrika) ve Indian Muslim Observer'da (Hindistan) yayınlanan makalesi:

http://indianmuslimobserver.com/2018/02/01/economic-globalization-doesnt-bring-prosperity-everyone/

]]>
http://islamterorulanetler.com/tr/Makaleler/268514/ekonomik-kuresellesme-herkese-refah-saglamiyorhttp://islamterorulanetler.com/tr/Makaleler/268514/ekonomik-kuresellesme-herkese-refah-saglamiyorhttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/cape_argus_adnan_oktar_economic_globalisation_a_code_for_exploitation2.jpgThu, 11 Jan 2018 14:24:40 +0200
İran Protestolarının Arkasında Ne Yatıyor?

İran'daki protestolar, 28 Aralık 2017'de gıda fiyatlarındaki ani artış ve ülkenin genel finansal politikaları üzerine patlak verdi. Protestocular ilk olarak, dini, manevi kimliği ve İmam Reza Türbesine ev sahipliğiyle bilinen, ülkenin ikinci büyük şehri Meşhed’de toplandı. Protestolar daha sonra ülke genelinde birçok şehre yayıldı. Bankalara ve belediye binalarına yapılan saldırılarla şiddete dönüşen ayaklanmalar, arkasında bazı kayıplar bırakarak 4 Ocak tarihinde sona erdi.  

İran'ın seçilmiş hükümetinin her zaman yanında olacağımız ve hükümeti zayıflatma ya da İran'da parçalanmaya neden olacak herhangi bir girişim ve harekete karşı olduğumuzun bilinmesi önemlidir. Söylemeye gerek olmadığı üzere, demokratik ülkelerin tüm vatandaşlarının demokratik gösteriler düzenleme hakkı vardır. Aynı Cumhurbaşkanı Ruhani'nin belirttiği gibi İran vatandaşları da endişelerini dile getirme hakkına sahiptir. Sayın Ruhani, Press TV'de bir başka önemli açıklamada daha bulundu: "Biz özgür bir milletiz ve anayasa ile vatandaşlık haklarına göre halk, eleştiri ve itirazlarını dile getirme noktasında tamamen özgürdür."[1]

Özgür ülkelerin yasalarında kitle protestoları düzenlemenin yasal bir hak olarak tanımlandığı doğrudur. Nitekim Türk kanunu da şöyle der: “Herkes, önceden izin almaksızın, bu Kanun hükümlerine göre silahsız ve saldırısız olarak kanunların suç saymadığı belirli amaçlarla toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir."[2] Ayrıca, bu tip protestolarda bazı temel ilkelerin korunması gerekir; başkalarının hak ve güvenliği ihlal edilmemeli ve yasalar ve düzen korunmalıdır. Bu hükümler muhafaza edilmediğinde ve protestolar şehrin bir bölgesinin işgaline dönüştüğünde, kontrol edilemeyen unsurların bu tür eylemlerin bir parçası olması muhtemeldir. Örneğin son yıllarda bu tip protestolar nedeniyle Tunus, Yemen, Mısır, Libya ve Ukrayna'da rejimler devrildi, Ürdün, Umman, Fas, Kuveyt ve Lübnan'da hükümetler değişti ve Suriye'de iç savaş başladı. Yine, Irak, Bahreyn, Sudan, Cezayir'de sosyal barış ve düzen ciddi şekilde akamete uğradı.

Protestocuların gündeminden çok farklı gündemleri olan bazı yabancı istihbarat ajanları ve azınlık gruplar, söz konusu toplumun savunmasızlığından yararlanmaya ve kitlelere sızmaya çalışırlar. Örneğin, İngiliz derin devleti olarak bilinen uğursuz yapı, Ortadoğu için planlar hazırlıyor ve Astana Barış Görüşmeleri aracılığıyla bölgede dökülen kanı durdurmak için gösterdikleri başarılı çabalarından dolayı İran, Rusya ve Türkiye gibi bölgenin güçlü ülkelerine karşı komplo kurmak için aktif olarak çalışıyor. Bu kuruluşun ana yöntemlerinden biri, halkı hükümetlerine karşı provoke etmektir ki bu, ayrılıkçı şiddet veya darbe girişimleriyle ülkelerin bölünmesine yol açacaktır.

Bu tip yöntemler kullanıldı ve bazıları başarısız oldu. İlk olarak 2009’da İran’da, aynı yıl yapılan başkanlık seçimlerinde reformist adayların sahtekarlık iddiaları, değişim talep eden kalabalıkları sokağa döktü. Bu "Yeşil Hareket", 1979 İslam Devrimi'nden bu yana İran'da yaşanan en büyük sivil kargaşa olarak değerlendirildi. Dini lider Ayetullah Hamaney, turuncu veya kadife devrim adına bu fikri hayata geçiren Amerikalı milyarder George Soros'u 2009 yılına ait isyanlara müdahale etmekle suçladı.[3] Soros’un Polonya, Sırbistan, Gürcistan ve Ukrayna'da yönetimlerin devrilmesine katkıda bulunan çeşitli gençlik örgütlerine parasal destek verdiği bilinen bir gerçektir.[4] Ayrıca, Brookings Enstitüsünün, 2009 Haziran ayında İran hakkında hazırladığı "İran'a Hangi Yol? İran'a karşı yeni bir Amerikan stratejisi için seçenekler" adlı rapor dikkat çekicidir." Bu raporda şöyle söylenir: "... İran rejiminin ortadan kaldırılması için en açık ve en makul yöntem, 1989 yılıyla birlikte Doğu Avrupa'da birçok komünist hükümeti deviren ‘kadife devrimler’ çizgisinde bir halk devrimini teşvik etmek olacaktır.” [5] 'Turuncu' ve 'kadife' terimleri imajı yumuşatmak ve insanları bu olayların barışçıl protestolar olduğuna inanmalarını sağlamak için tasarlanmıştır. Oysa kulağa masum gelen isimlerine rağmen, bu devrimler her zaman yıkım, kan ve acı getirdiler. Soros’un bizzat kendisi, Amerikan Üstünlüğü Hayali adlı kitabında bu yöntemi bir taktik olarak nasıl kullandığını itiraf ediyor: “... , hükümeti düşman olan ülkelerde çalışmak daha ödüllendirici olabilir. [Düşman ülkelerde] özgürlük alevini canlı tutmak için sivil toplumu desteklemek önemlidir. Hükümet müdahalesine direnmek suretiyle, vakıf halkı devletin otoritesini kötüye kullandığı konusunda uyarabilir.” [6]

Göstericilerin başlangıçta Gezi Parkı'nın rekreasyon alanı olarak kalmasını istediği, daha sonra garip bir şekilde hızla ülkenin diğer şehirlerine yayılan ve hükümetin düşmesini isteyen silahlı bir ayaklanmaya dönüşen 2013 Gezi olaylarıyla, Türkiye de kadife devrimlerden payına düşeni almıştır.  Ülkelerini koruyan vatansever Türk vatandaşları tarafından bertaraf edilen 15 Temmuz 2016 başarısız darbe girişimi de Türkiye’ye karşı yapılan başka bir komploydu. İran ve Rusya, bu felaketin başından itibaren daima Türkiye'nin yanında oldular.

Bu tür ortalığı karıştıran sonuçlar, son on yılda popüler olan sosyal medyanın kullanılmasıyla gerçekleşmiş olabilir. Sosyal medya, 2009 Yeşil Hareketi'nde, 2013 Gezi Parkı olaylarında ve yakın zamanda İran’daki protestolarda olduğu gibi, gösterilere katılmaları düşünülen kitlelerin örgütlenmeleri, harekete geçirilmeleri ve ajite edilmelerinin bir aracı haline gelir. İran ile ilgili bu eğilimler hakkında tweet atanların yabancı ülkelerden olması bu olayların İngiliz derin devlet tarafından organize edildiğini kanıtlıyor. Bu, İngiliz derin devletinin klasik taktiğidir ancak insanlar bu oyunun farkında olduğundan artık işe yaramıyor.

Türkiye ve Rusya'nın, İran'da karışıklık çıkarmak için oynanan oyunları bozmak için uyanık olması hayati önem taşıyor. Diğer Müslüman ülkeler de İran'daki olaylara tepkisiz kalmamalı ve bu tür gösteriler şiddet eylemlerine dönüşmeden hareket etmelidirler. Öte yandan, İran, barışçıl protestocuların ekonomi ve istihdam yönündeki taleplerine, vatandaşları için daha iyi bir yaşam standardı sağlamak için cevap vermelidir. İran'ın, ülkenin kadınlara yönelik konservatif kıyafet kurallarının ihlalinde verilen cezaları hafifletilmesine dair son açıklaması son derece memnuniyet vericidir. Kadınlar toplumun önemli bir kesimidir ve hükümet dahil olmak üzere birçok göreve iştirak etmek için daha fazla haklara sahip olmalıdırlar. Ayrıca bu, nüfusun neredeyse dörtte birini oluşturan gençlerin ekonomik sıkıntılarını dile getirebilmeleri ve resmi çalışanların diyalog yoluyla ihtiyaçlarını karşılaması için olumlu bir gelişme olacaktır.

 

[1] https://www.nytimes.com/2017/12/31/world/middleeast/iran-protests.html

[2] Law on Assembly and Demonstration Marches, Article 3

[3]  https://www.al-monitor.com/pulse/originals/2017/05/iran-khamenei-warning-election-unrest-2017-vote.html

[4] Kjetil Fosshagen, "Arab Spring: Uprisings, Powers, Interventions", Berghahn Books, 2014, pp. 13-14

[5] https://www.brookings.edu/wp-content/uploads/2016/06/06_iran_strategy.pdf

[6] The Shadow Party: How George Soros, Hillary Clinton, and Sixties Radicals Seized Control of the Democratic Party, David Horowitz and Richard Poe, p. 231

Adnan Oktar'ın Pravda'da (Rusya) yayınlanan makalesi:

http://www.pravdareport.com/opinion/columnists/10-01-2018/139658-iran_protests-0/

]]>
http://islamterorulanetler.com/tr/Makaleler/268504/iran-protestolarinin-arkasinda-ne-yatiyorhttp://islamterorulanetler.com/tr/Makaleler/268504/iran-protestolarinin-arkasinda-ne-yatiyorhttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/pravda_adnan_oktar_what_lies_beneath_Iran_protests_2.jpgThu, 11 Jan 2018 12:57:40 +0200
Küresel Isınma Dünyayı Daha Yaşanabilir Bir Yer Kılmaya Engel mi?

Dünya, kendi kendine yetmesini sağlayan doğal ve dengeli bir sisteme sahiptir. Yeraltı su kaynakları, topraktaki elementler, atmosferdeki oksijen ve karbondioksit oranı, canlı türlerindeki çeşitlilik dünyanın sahip olduğu mükemmel dengenin muhafaza edilmesini sağlar. Bu dengede hiçbir bozulma olmaz, ta ki bir dış müdahale gerçekleşene kadar.

Bir ev düşünün; evin camlarının büyüklüğü, duvarlarındaki ısı yalıtımı ve evi ısıtmak için kullanılan yakıt miktarı ev halkının rahatlıkla yaşayabileceği ölçülerde olsun. Birinin gelip evin camlarını kırması ve ısınma sisteminin ayarını bozmasıyla birlikte bu ev ideal koşullarını muhafaza edemez hale gelecektir. İşte şu an Dünyamızın durumu da tam olarak bu şekilde. Küresel ısınma, tarım alanlarının yanlış kullanımı, israf gibi faktörler nedeniyle Dünyamızdaki denge de bozulmakta.

Son 100 yıl içinde Dünyada ortalama hava sıcaklığı 0.7 derece yükseldi. Bu yükselmenin ana nedeni sera gazları olarak isimlendirilen CO, CO2, NO ve NO2 gazlarıdır. Sera gazları, özellikle de karbondioksit, Dünya üzerine dev bir battaniye gibi yayılarak Dünyayı ısıtır. Petrol ve kömür gibi fosil yakıtların kullanımı, egzoz gazları ve ormanların azalması sera gazlarının atmosferde artmasına neden olur. Yayınlanan bir raporda bugünden itibaren atmosfere herhangi bir sera gazı emisyonu salınmasa dahi, küresel sıcaklığın gelecek on yıllar içerisinde 0,5°C ila 1°C arasında artmaya devam edeceği belirtilmektedir. (2) Bu ise ciddi sonuçlara yol açan bir orandır.

Yeryüzündeki iklim değişikliği hava, toprak ve suyun sıcaklığı ile beraber yağış miktarlarının da değişmesine yol açar. Bu ise birçok bölgede şiddetli fırtınalar, seller, aşırı sıcak ve kuraklık gibi hava olayları olarak kendini gösterir. Atmosfer olaylarındaki bu radikal değişimler tarım alanlarının etkilemekte ve bu da yeryüzündeki yaşamı tehdit etmekte. Bilim adamları 2050'ye gelindiğinde, iklim değişikliğine bağlı olarak 2 ila 5 milyar insanın yeterli miktarda gıdaya ulaşamayacağını öngörmektedirler.(3)

İklim değişikliğinin göstergelerinden kuraklık ve seller, tarım ürünlerinin henüz hasat yapılmadan kaybına yol açar. Isının yükselmesi tarım zararlılarını artırır ve daha çok sulamayı gerektirir, bu da yeraltı sularını azaltır. Aynı zamanda fakirleşen toprak daha çok gübre kullanımına sebep olur ve dolayısıyla yeraltı suları kirlenir. Tüm bu olumsuz faktörler ürünlerin tamamen yok olması ile sonuçlanmasa da kalite ve besin değerlerinde düşmeye yol açar. Bu tür ürünleri işlemek ve saklamak ise oldukça zordur. Ürün miktarındaki azalmayla birlikte fiyatlar yükselir, ve dengeli beslenme güç bir hal alır.

Birbirine bağlı tüm bu gelişmeler son derece önemli, çünkü bugün dünya nüfusunun %80’i geçimini farklı şekillerde hava koşullarına bağlı olarak kazanıyor.(4) Dolayısıyla hava koşullarındaki radikal değişiklikler insanların tarım yapamaz hale gelmesi ve dolayısıyla dünyanın %80'inin bundan etkilenmesi anlamına gelir.

Bilim insanları doğadaki dengenin daha da fazla bozulmasını engellemek ve bunun sonucu olarak ortaya çıkabilecek açlığı önleyebilmek için acilen harekete geçilmesi konusunda hem fikir. Sera gazlarının atmosfere salınımının kontrol altına alınması ise bu konudaki öncelikli adım olarak değerlendiriliyor.

Sera gazı salınımını sınırlandırmak için etkili bir yöntem olarak görülen biyoyakıt kullanımı konusunda bugün tam bir fikir mutabakatı sağlanmış değil. Her ne kadar biyoyakıtların atmosfere salınan karbondioksit miktarını azalttıkları öne sürülse de bazı araştırmalar bunun tersini ortaya koymaktadır. Birçok ülke bugün biyoyakıt için kendine göre bir ürün seçiyor ve tarım için kullandığı arazilerde bu ürünün ekimine ağırlık veriyor. Örneğin, ABD mısır, Brezilya şeker kamışı, Endonezya ise kanola bitkisini tercih ediyor. Ne var ki bu bitkiyi yetiştirecek araziyi elde etmek için çok değerli ormanlık alanlarını imha ediyorlar. Endonezya, sadece 2012’de 8400 kilometre kare ormanını kaybetmiş durumda.(5) Bu ise ekolojik dengeyi ve dolayısıyla beslenme amaçlı kullanılan tarım ürünlerinin verimliliğini doğrudan etkiliyor.

Bütün bu olumsuz faktörler bir araya geldiğinde tarım ürünlerindeki çeşitlilik azalıyor ve beslenme amacıyla kullanılabilecek araziler hızla küçülüyor. Eğer bu durum hükümetler bazında alınacak tedbirlerle önlenemezse insanlar beslenmek için ihtiyaç duydukları ürünleri ve toprakları pek de uzak olmayan bir gelecekte yitirecekler. Gıda ürünlerinin azalması ile fiyatlar yükselecek ve harcamalarının yaklaşık %70’ni gıda almak için kullanan gelir düzeyi düşük insanlar, tüm kazançlarını harcasalar bile karınlarını doyuramaz hale gelecekler.(6)

Peki bu tehlikeli durumu önlemek ve dünyayı açlık belasından korumak mümkün mü?

Bunun için konuya iki açıdan yaklaşmak gerekiyor. Tarımda verimliliği artıracak yöntemlerin teşvik edilmesi ve insanların bilinçlendirilmesi. Bunun ilk adımlarından biri doğal yöntemlerle kimyasal kullanmadan yapılan tarımı teşvik etmek. Ayrıca çiftçileri pahalı fosil yakıtı ve endüstriyelleştirilmiş tohumlardan kurtaran agroekolojik uygulamalar oluşturmak da ürünlerin daha sağlıklı ve kaliteli olmasını sağlayarak üretimi artıracaktır. Masrafların azaltılmasıyla birlikte çiftçiler daha fazla kar elde edecek ve böylece gıdanın erişilebilirliği kolaylaşacaktır.

Bugün dünya nüfusu 8 milyara yaklaştı ve bu sayı giderek artıyor. Dünyada üretilen yıllık 4 milyar ton gıdanın 1.3 milyarlık bölümü israf ediliyor. Dolayısıyla dünyadaki sorunların sebebini ve çözümünü tek bir konuyla açıklamak mümkün görünmüyor. Sera gazları salınımının azaltılmasının yanı sıra, israfın önlenmesi de yine toplumun bilinçlendirilmesi ve önlem alınması gereken temel konulardan birisi. Küresel ısınmayı ya da başka faktörleri tek suçlu olarak göstermeden hemen çözüme yönelerek dünyayı daha yaşanabilir bir yer kılmak hepimizin sorumluluğu.

--------------------

Referanslar:

  1.  
  2. Nicholas Stern, The Economics of Climate Change, The Stern Review, Cambridge, 2007
  3. https://www.welthungerhilfe.de/fileadmin/user_upload/Themen/Klima/Klimakonferenz/shock-waves-worldbank-studie-climate-change-2015.pdf (Son erişim tarihi: 18 Kasım 2017)
  4. Climate change as a poverty trap, https://www.welthungerhilfe.de/en/no-climate-for-agriculture.html (Son erişim tarihi: 18 Kasım 2017)
  5. BBC Türkçe internet sitesi, Endonezya orman açmada Brezilya'yı geçti, 30 Haziran 2014, http://www.bbc.com/turkce/haberler/2014/06/140630_endonezya_brezilya_ormanlari Son erişim tarihi: 18 Kasım 2017)
  6. DPT (Devlet Planlama Teşkilatı), Ulusal Gıda ve Beslenme Stratejisi Çalışma Grubu Raporu (Ulusal Gıda Beslenme ve Eylem Planı 1. Aşama Çalışma Eki ile), DPT Yayın No:2670, Ankara, 2003

Adnan Oktar'ın Kashmir Reader'da (Hindistan) yayınlanan makalesi:

https://kashmirreader.com/2018/01/10/a-well-rounded-approach-to-climatology/

]]>
http://islamterorulanetler.com/tr/Makaleler/268414/kuresel-isinma-dunyayi-daha-yasanabilirhttp://islamterorulanetler.com/tr/Makaleler/268414/kuresel-isinma-dunyayi-daha-yasanabilirhttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/kashmir_reader_adnan_oktar_a_well_rounded_approach_to_climatology2.jpgWed, 10 Jan 2018 15:34:54 +0200
Müslüman Rohingyalar Myanmar’a geri gönderilmeli mi?

Güney Asya ülkelerinden Myanmar’ın Arakan eyaletinde yaşayan Müslüman Rohingyaların yıllardan bu yana maruz kaldıkları şiddet ve zulüm tüm dünyanın gözü önünde artarak devam ediyor. 

Konunun temelinde Budist Myanmar devletinin Müslüman Rohingyaların varlıklarını ve haklarını ısrarla tanımaması yer alıyor. Devlet Rohingyaları farklı bir etnik grup olarak değil, yasadışı göçmenler olarak görüyor ve her türlü baskıyı uygulayarak topluluğu asimile etmeye çalışıyor. Askeri cuntanın 1982 yılındaki girişimiyle Rohingyaların kimlikleri resmen yok sayıldı. Ülkedeki tüm etnik gruplar vatandaş kabul edilirken, Müslüman Rohingyalar azınlık vatandaş olarak kabul edilmeyerek resmen vatansız bir halk konumuna düşürüldüler.

Vatandaşlık hakları olmayan Müslüman Rohingyalar devletin hiçbir imkanından da faydalanamıyorlar. Hastalandıklarında devlet hastanelerine kabul edilmiyorlar. Devlet ya da özel kurumlarda ücretsiz çalıştırılıyorlar. Devlet memuru olma hakkına sahip değiller. Bir köyden başka köye gitmek için bile devlete vergi vermek zorundalar. Telefon, cep telefonu ya da motorlu taşıt sahibi olamıyorlar. Beton ev yapmaları dahi yasak; ancak ahşap evlerde oturabiliyorlar. Üstelik bunların mülkiyeti de devlete ait. Bir suç isnat edildiğinde kendilerini savunma hakları yok; doğrudan hapsediliyorlar. Polis ya da asker gerekçe göstermeden evlerine baskın yapabiliyor. Dahası keyfi olarak dahi tutuklanabiliyorlar.

1942 yılından beri yürütülen sistematik etnik temizlik politikası doğrultusunda yapılan katliam ve sürgünler sonucu bölgedeki 4 milyon Müslüman nüfustan geriye kalan yalnızca 800 bini kişi. Bugüne kadar 3 milyon Müslüman komşu ülkelere göçe zorlandı, yüz binlercesi şehit edildi, on binlerce kadın tecavüze uğradı. Yerleşim birimleri yakılarak yok edildi, yüzlerce cami ve medrese yıkılıp harap edildi.

Son aylarda tekrar alevlenen saldırılarda Müslüman köyler, camiler, medreseler ateşe verildi, Müslümanlar evlerinde diri diri yakıldı. Ağustos’un son haftasında ise ayrılıkçı Arakan Rohingya Kurtuluş Ordusu’nun gerçekleştirdiği saldırılarda 2 bin ila 3 bin  arası Müslüman öldürüldü. Avrupa Rohingya Konseyi Sözcüsü Dr. Anita Schug’ın belirttiğine göre Arakan’ın Rathedaung kentine bağlı Saugpara köyünde tüm erkekler öldürüldü, sadece tek bir erkek çocuk hayatta kaldı.[1] Müslüman halktan Abdul Fayaz’ın çaresiz bir dille Al Jazeera’ya anlattığı gibi, ordu mensupları tarafından kadınlara tecavüz edildi, evler yakılıp yıkıldı ve her yer ateş altında bırakıldı.[2]

Bunun üzerine Müslüman Rohingyalar maruz kaldıkları şiddetli zulümden kaçarak Bangladeş'e sığınmak istediler. Ne var ki sayıları 600 bini bulan topluluk günlerce sınırda bekletildi. Üstelik yağmur altında ve aç bir vaziyette.

Bangladeş’e girdiklerinde ise Müslüman topluluk yine rahata kavuşamadı. Kendileri için kurulan kamplarda sayısız sorunla karşı karşıya kaldılar. Cenevre’de gerçekleştirilen Rohingya Mülteci Krizi Bağış Konferansı’nda konuşan Sınır Tanımayan Doktorlar Örgütü Başkanı Dr. Joanne Liu kampların sağlık açısından saatli bombadan farksız olduğunu söyleyerek ortamı şöyle tasvir etti: "Rohingyalar çamurdan ve naylon örtülerden yapılmış, bambularla birarada tutturulan, ufak tepeler üstüne rastgele dağılmış derme çatma barınaklara sığınmış durumdalar. Yerleşim alanının içine doğru ilerledikçe yolu olmayan ormanlık bir alana giriyorsunuz. Neredeyse hiçbir imkan yok. Yaşam şartları hiçbir yerde olmadığı kadar zor. İnsanlar çamurun üstünde, sel tehlikesine açık bir zeminde, naylon örtülerin altında yaşıyor. Yanlarında hayatlarını idame ettirecek çok az eşyaları var ve her an filler tarafından saldırıya uğrama tehlikesiyle karşı karşıyalar. Temiz su, tuvalet, yiyecek gibi imkanlara ve sağlık hizmetlerine hiçbir şekilde erişemiyorlar."[3]

Bangladeş’in Müslüman Rohingyaları Myanmar’a geri gönderme konusundaki ısrarlı tutumu üzerine geçtiğimiz günlerde iki ülke arasında anlaşma imzalandı. Anlaşmaya göre Rohingya Müslümanları 2 ay sonra Myanmar’a geri gönderilecekler. Peki ama gittikleri yerde evlerini bulabilecekler mi? Elbette ki hayır. Hatta ordunun yerle bir ettiği bölgede değil evlerini, köylerini dahi bulamayacaklar.

BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Zeyd Raad El Hüseyin 5 Aralık’ta BM’nin Cenevre merkezinde yapılan olağanüstü toplantıda Rohingyaların onlarca yıldır vatansız olmalarının, ayrımcılığa uğratılmalarının, vahşice yerlerinden edilmelerinin ve yaşadıkları bölgelerin sistematik bir biçimde yerle bir edilmesinin apaçık bir soykırıma işaret ettiğini belirtti. "Bu durumda soykırım unsurlarının bulunmadığını iddia edebilecek biri var mı?" diye soran El Hüseyin, Rohingya konusunda uluslararası cezai bir soruşturmanın gerekli olduğunu kaydetti. Görgü tanıklarının aktardığına göre Myanmar güvenlik güçlerinin Rohingya azınlığa barbarca davrandığını ifade eden El Hüseyin, tüm bunların göz önünde bulundurulması gerektiğine dikkat çekti ve evlerin kasıtlı olarak ateşe verildiği, kadın ve kız çocuklarının tecavüze uğradığı, çocuk-yetişkin ayırt edilmeksizin insanların öldürüldüğü, kaçan sivillerin vurulduğu söylemleri olduğu sürece Bangladeş’e sığınan Rohingyaların Myanmar'a geri gönderilmelerinin yanlış olacağı yönünde hatırlatmada bulundu. Öte yandan El Hüseyin krizin asıl sebeplerinin üzerine gidilmesi ve insan haklarına riayet edildiğinin garanti altına alınması gerektiğini vurguladı.[4]

El Hüseyin’in beyanatı çok önemli. Myanmar yönetimi sahip olduğu zalim zihniyeti değiştirmeden Müslüman Rohingyaların ülkeye geri yollanmaları kabul edilemez. Myanmar Müslümanlara uyguladığı baskı ve şiddeti derhal kaldırmalıdır. Müslüman Rohingyalar da Budistler gibi Myanmar vatandaşıdır ve Myanmar’da güzel ve kaliteli bir hayat yaşama hakkına sahiptir. Myanmar yönetimi ancak bu adaletli tavrı gösterdiği takdirde medeni devletler arasında yer almayı başarabilir.

 

[1] http://www.yenisafak.com/en/world/nearly-3000-rohingya-muslims-killed-in-the-last-three-days-2787305

[2] https://www.youtube.com/watch?v=3Aac-LcAxok

[3] http://www.msf.org/en/article/bangladesh-opinion-rohingya-refugees-people-are-survival-mode

[4] http://www.dw.com/tr/bm-rohingyalara-soyk%C4%B1r%C4%B1m-yap%C4%B1l%C4%B1yor-olabilir/a-4166301

Adnan Oktar'ın BERNAMA'da (Malezya) yayınlanan makalesi:

http://www.bernama.com/bernama/v8/fe/newsfeatures.php?id=1424762

]]>
http://islamterorulanetler.com/tr/Makaleler/267942/musluman-rohingyalar-myanmara-geri-gonderilmelihttp://islamterorulanetler.com/tr/Makaleler/267942/musluman-rohingyalar-myanmara-geri-gonderilmelihttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/bernama_adnan_oktar_risky_deal_between_Myanmar_and_Bangladesh2.jpgFri, 05 Jan 2018 02:50:57 +0200
New Scientist, Nature Gibi Evrimci Yayınların 'Alesi' Aldatmacasına Cevap

Ağustos 2017’de, uluslararası çeşitli bilim ve haber sitelerinde, insan ile maymunun sözde “ortak atası”nın bulunduğuna dair bazı haberler yer aldı. Türkiye’den bir çok evrimci yayın kuruluşu da, konuyla ilgili gerekli araştırmayı yapmadan bu konuya sayfalarına taşıdı.  

Ünlü evrimci dergi Nature’da yayınlanan bir makaleye dayanılarak hazırlanan haberlerde, Kenya’da keşfedilen ve 13 milyon yıllık olduğu söylenen Alesi ismi verilen fosilin, tüm insan ve maymunların “sözde ilkel atası olabileceği” iddia ediliyordu.

Kenya’nın kuzey kesiminde, Turkana Gölü’nün batısında, Napudet bölgesindeki kaya katmanlarından çıkarılan bu fosil, 13 milyon yıl önce yaşadığı düşünülen ve soyu tükenmiş bir maymuna ait. Yaklaşık 16 aylık bir bebek maymunun kafatası fosili, bir volkanik patlamayla birlikte toprağın altına gömüldüğü için, oldukça iyi korunmuş durumda. Öyle ki ele rahatlıkla sığabilecek kadar küçük olan kafatası kemiğinin içerisindeki yapılar, hatta çok güzel bir şekilde korunmuş olan küçük kulak kanalları dahi çok detaylı bir şekilde incelenebiliyor.1

Aslında, New Scientist gibi dergilerde bu küçük kafatasının bir maymuna ait olduğu, “şimdiye kadar nesli tükenmiş maymunlara ait bulunabilen en eksiksiz kafatası”2 benzeri ifadelerle ifade edilmektedir. Aslında fosile ait tüm bilgi şunlardan ibarettir:

  • Şebek maymunlarındaki gibi küçük bir burun
  • Şebek maymunlarındaki dişler
  • Şempanzelerdekiyle aynı kulak tüpleri
  • Limon büyüklüğünde bir kafatası

Bu fosil ile ilgili haberlerin içeriklerine dikkatli baktığımızda, fosilin sözde “insan ve maymunların en eski ortak atalarından biri” şeklinde yorum yaptıracak hiçbir bulgunun olmadığını hemen görebiliriz.

Darwinistlerin evrim saplantısı

Görüldüğü üzere, bu fosil açıkça bir maymuna ait olmasına rağmen ısrarla insanla maymun arasındaki sözde evrimsel bağı ortaya koyan, yeni bir keşif gibi sunulmuştur. İdeolojik sebeplerden ötürü çarpıtılmış ve propaganda malzemesi olarak kullanılmak üzere sözde “insanın en eski atasıymış gibi” tanıtılmıştır.

Darwinist düşüncenin sözde bilim üretme yöntemi şu şekilde çalışır: Darwinist bilim adamı da ilk anda fosil veya güncel canlılar üzerinde bilimsel gerçekleri gözler; ancak tüm kalbiyle evrime inandığı için bu gerçeği Darwinist inancının gereğine uyarlamak için bambaşka bir hikaye yazar. Halbuki bilimsel yöntem, bulduğu gerçek verileri hiç bir ideolojik görüş katmadan dosdoğru şekilde sunmaktır. Bilimsel bulgu, sonuç ve yorumlar “test edilebilir” olmalıdır. Bu yöntem pozitif bilimler için geçerlidir; fakat Darwinist bilim adamlarına geldiğinde durum değişir.

Bilimsellik iddiasıyla ortaya çıkan hiç bir dergi, Darwinistlere bu bilim dışı yorumları yaparken dayandıkları bilimsel verileri sormaz; çünkü yayıncı kuruluşları ve editörleri de Darwinisttir. Bilimi evrimin propaganda malzemesi olarak kullanırlar. Darwinistler önce evrime inanırlar; sonra bilim yaparlar. Batıl evrim inancı bu insanların bilimsel tarafsızlığını kör ettiğinden gerçekleri tek yönlü yorumlarlar. Öyle ki evrime karşı bir bulgu bile olsa bunu yine evrim düşüncesi içinde açıklamaya çalışırlar. Yer katmanlarından çıkan her yeni fosil canlıları Allah'ın yarattığını kanıtlayıp evrim düşüncesini geçersiz kılmasına rağmen bunu hiç bir Darwinist kabul etmez; kabul etmek istemez.

Alesi Yanılgısı

Alesi tam bir kafatası fosilidir ve soyu tükenmiş bir maymun türüne aittir. Darwinistlerin “ortak ata” olarak nitelendirebilecekleri tek bir bulgu dahi içermez. Bun rağmen evrimcilere ortak ata senaryosunu yazdıran nedir?

Fosil kayıtlarında hiçbir delil bulamayan evrimciler, sözde teorilerini sanal ortama taşımışlardır. Bunun için genetik olarak her canlının birbirine benzerlik oranları çıkarılmıştır. Şempanze ile insan geninin %95-98 arasında benzerlik gösterdiği bu hesaplara dayanır. Yine bilgisayarda yazılan bazı formüllerle, tarih boyunca geçerli olduğu hayal edilen bir mutasyon hızı bulunur. Sözde ortak atadan itibaren, şempanze ile insan arasında hesaplanan farkın oluşabilmesi için kaç yıl geçmesi gerektiği saptanır. Bu hayali atanın 6 milyon yıl önce yaşamış olması gerektiği yine bilgisayar yardımıyla bulunmuş ve bilimsel geçerliliği olmamasına rağmen bu tahmin Darwinist dergilerde yayınlanmıştır. Aslında burada yapılan, Darwinistlerin evrim inancının istatistik programlarında somutlaştırılmasıdır. Fakat bu hesapların gerçeği yansıttığını gösteren ortada hiç bir fosil bulgusu yoktur.

Alesi’nin yaşı 13 milyon yıl bulunduğu için, 6 milyon yıl olarak bilgisayarda hesaplanan sözde ortak atadan çok daha yaşlıdır. O halde bu mantıkla, sözde ortak atadan yaşlı olduğuna göre Alesi de ortak ata olmak zorundadır. Peki Alesi fosili üzerinde ortak ata olduğuna dair kanıt var mıdır? Tabii ki hayır. Hatta yazarların ifade ettiği gibi fosilin kafa içi organlarının incelenmesi sonucu günümüzde yaşayan maymun türlerine çok benzediği söylenmektedir. Benzer organların varlığı evrime değil, fosil kayıtlarının durağanlığına delil oluşturur; bu da yaratılış demektir.

Makalenin yazarlarından Isaiah Nengo “Yaşayan canlılarla karşılaştırdığımızda, Alesi, en çok şebek maymunlarına (gibon) benzemektedir.” diyor.3

Şebek maymununa (gibon) benzediğini kabul etmelerine rağmen Alesi’yi ortak ata olarak tanıtmanın ideolojik yaklaşım olduğu ortadadır. Bir fosil eğer şebek maymununa benziyorsa, ancak şebek atası olabilir. Buradan çıkan sonuç şu ki, Darwinistler açısından Alesi fosilinin neye benzediğinin ya da hangi canlıya ait olduğunun aslında hiçbir önemi yok. Bulunan fosil gorile de benzese, orangutana da benzese ideolojik olarak hareket eden evrimci mantığı gerçeği göremeyecek ve hep ortak ata iddiası ile ortaya çıkacaktı.

SONUÇ

Görüldüğü üzere, Alesi fosili, saptanan anatomik özellikleri ışığında tam bir maymuna aittir ve insanla hiçbir benzerliği yoktur. Bugüne dek sayısız maymun fosili bulunmuştur. Bunların büyük bir kısmı, soyu tükenmiş maymun türlerine aittir. Keşfedilen fosillerin hiçbirinde ise “insan ile maymun türleri arasında bir ara geçiş formu ya da ortak ata” özelliği gösterecek bir bulguya rastlanmamıştır. Bugüne dek keşfedilen tüm maymun fosillerinin gösterdiği tek gerçek, maymunların mükemmel özellikleriyle birlikte bir anda yaratıldıkları ve milyonlarca yıllık süre içerisinde hiçbir şekilde değişmedikleri, hep maymun kaldıkları yani evrimleşmedikleridir.

Kaynaklar

1.http://www.telegraph.co.uk/science/2017/08/09/meet-alesi-13-million-year-old-baby-ape-putting-face-earliest/

2.https://www.newscientist.com/article/2143384-ancient-skull-belonged-to-a-cousin-of-the-ape-common-ancestor/

3.http://www.news.com.au/technology/science/archaeology/ancient-skull-hints-at-african-roots-for-apehuman-ancestor/news-story/7d3fd0730c63d5f6933bcbb1cbb69a25

Adnan Oktar'ın News Rescue'da (Amerika) yayınlanan makalesi:

http://newsrescue.com/answer-alesi-hoax-put-forward-evolutionist-publications-new-scientist-nature/#axzz542h5hsnI

]]>
http://islamterorulanetler.com/tr/Makaleler/267632/new-scientist-nature-gibi-evrimcihttp://islamterorulanetler.com/tr/Makaleler/267632/new-scientist-nature-gibi-evrimcihttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/news_rescue_adnan_oktar_an_answer_to_the_Alesi_hoax_put_forward_by_evolutionist_publications_such_as_New_Scientist_and_Nature_2.jpgMon, 01 Jan 2018 00:59:04 +0200
Kudüs Sevginin ve Dostluğun Başkenti Olmalı

Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump’ın ABD’nin İsrail Büyükelçiliği’ni Kudüs’e taşıyacağını duyurmasının ardından, Suriye, Yemen, Irak gibi bölgelerde içiçe geçmiş sorunlarla mücadele eden Ortadoğu’da gündem bir anda yeniden tartışmalarla doldu. Tartışmanın çıkış noktası “başkent” olup olmama konusu olduğu için yorumların ve değerlendirmelerin büyük çoğunluğu da siyasi odaklıydı. Ancak söz konusu Kudüs olunca değerlendirmelerin salt siyasi ve “ülke çıkarları” temelli olması durumu hızla çıkmaza sürüklemeden başka bir şeye yaramıyor.

Tarafların iyi niyetlerine, çeşitli barış girişimlerine rağmen bir kilitlenmenin oluştuğu açıkça görülen Kudüs konusunda bugüne kadar denenen yöntemlerin dışında bir yol belirlemek gerekiyor. Bu tıkanıklığı açmak için bilindik siyasi retorikten, sivil toplum kuruluşları ve insan hakları dernekleri tarafından gündeme getirilen alışılmış yorumlardan, uluslararası kurumların hiçbir etkisi ve manası kalmamış olan kınamalarından çok daha farklı bir yola ihtiyaç var.

Bölge ülkelerinin hepsinin dini, dili, ırkı ayırt edilmeden, laik, demokratik ve insana değer veren bir anlayış temelinde, “milli çıkarlar” kavramından çıkıp koşulsuz dostluk, koşulsuz kardeşlik prensibini esas alarak bir araya gelmesi şart. Bölgenin kültürüne, inançlarına, 1000 yıllık geleneklerine, ortak mirasına, birbirine kaynaşmış halkların hayat görüşlerine yabancı arabuluculara ihtiyaç olmadan bu yapılmalı.

Biz bu toprakların en az bin yıllık insanları olarak birbirimizi tanıyoruz. Hassasiyetlerimizi biliyoruz. Birlikte nasıl yaşayacağımızı bize başkalarının öğretmesine ihtiyaç duymayacak bir tarihi birikime ve kültüre sahibiz. Rahatlıkla bir araya gelebilir, tüm sorunlarımızı karşılıklı konuşarak çözebileceğimiz bir platform oluşturabiliriz. Kuran ahlakını temel alan inançlı bir Müslüman olarak ben bu platformun bir ittifak olması gerektiğini savunuyorum. Bu, Ortadoğu’nun etnik ve dini yapısı dikkate alındığında, tüm dinlere, kültürlere, ırklara sahip çıkan ve tamamını içine alan bir İslam Birliği olmalıdır. Bu İslam Birliği, özellikle son dönemlerde Ortadoğu barışına büyük katkıları olan, Ortadoğu’nun belkemiği olan, hatta Türkiye ve İran ile gerçekleştirdiği başarılı ittifak ile tüm dünyaya emsal teşkil eden güçlü ülke Rusya’yı içine alan bir birlik olmalıdır.

Benim idealimdeki İslam Birliği, şu anda dağınık ve başsız olan ve zulüm ve husumet içinde yaşayan Müslüman ülkelerin diğer tüm milletleri de kucaklayan bir kardeşlik, dostluk, sevgi ittifakı içinde olması, sanatta, bilimde, kalitede, teknolojide ilerleme sağlanması ve dünyaya barış getirmek için çaba içinde olması anlamlarına gelmektedir. İslam alemi, tüm milletlerle birlikte ortak kararlar alan ve bunları uygulayabilen güçlü bir mekanizmaya sahip olduğunda ise terör dahil her sorunun çözümü bir kaç saat içinde kolaylıkla gerçekleşebilir.

Ancak İslam Birliği’nden bahsettiğimiz zaman hem Müslümanlar arasında hem de Batı dünyasında yaygın olan bazı kanaatlerin yanlışlığını ifade etmek önemlidir. Bizim idealimizdeki ve olması gereken İslam Birliği bir askeri ittifak, bir potansiyel savaş ve işgal gücü değildir. Bu, toprak işgal etmek, savaşmak, ele geçirmek, farklı din mensuplarını kontrol altına almak için bir ittifak değil barışı sağlamak ve korumak amaçlı bir ittifak olacaktır. Her ülke kendi idari yapısını, bağımsızlığını ve varlığını koruyacak, dostluk için bir araya gelecektir. Sadece Müslümanlara değil Musevilere, Hristiyanlara, Budistlere, dinsizlere, ateistlere, her düşünceden ve inançtan insana özgürce yaşayabileceği ortamı sağlamanın ittifakıdır bu.

İslam Birliği, “Bir araya geliriz öyle bir karşılık veririz ki” anlamında olmayacaktır. “Bir araya geliriz kardeşliği, barışı sağlarız”, “Bir araya geliriz Musevilere, Hristiyanlara da tüm Ortadoğu’da diledikleri gibi yaşayacakları, ibadet edecekleri, mutlu olacakları, zenginleşecekleri bir ortam sağlarız” ,”Bir araya geliriz her türlü haksızlığı, adaletsizliği, ezilmeyi ortadan kaldırırız”, “Bir araya geliriz her insanın düşüncesini hiç bir baskı görmeden rahatça ifade etmesini güvence altına alırız”, “Bir araya geliriz birlikte ticaret yapar, zenginleşir, fakirliği, yokluğu, ambargoları kaldırırız”, “Bir araya geliriz sanatı, modernliği, bilimi, kaliteyi geliştiririz”, “Bir araya geliriz kadınların, çocukların, gençlerin alabildiğine özgür ve neşeli yaşayacakları bir Ortadoğu inşa ederiz” anlamındadır.

Bu güzel anlayış ve niyetle kurulacak İslam Birliği’nin şemsiyesi altında Rusya, Çin, Ermenistan, Gürcistan, Yunanistan, İsrail gibi tüm bölge ülkeleri eşit üyeler olarak yer alacaktır. İstanbul’da bir Müslüman için hangi güzellikler sağlanıyorsa Tel Aviv’deki bir Musevi, Moskova’daki bir Ortodoks, Irak’taki bir Süryani için de aynı imkanlar ve güzellikler sağlanacaktır. İslam Birliği dünyanın alışageldiği soğuk siyasi toplantıların yapıldığı, diplomatların bir araya gelip tartışıp dağıldığı bürokratik bir yapı değil, çok geniş bir Aile Meclisi gibi olacaktır. Türkiye, Rusya ve İran bu birliğin mihenk taşı olacaklardır. Böyle derin sevgi ruhuna, akla ve şevke sahip olan bir birliğin çözüm getiremeyeceği hiçbir konu olmaz.

Kudüs sorununun tek çözümü, ancak ve ancak bölgede birliğin kurulması ile mümkün olabilir. Bölgede Müslüman, Hristiyan ve Musevilerin barış ve birliktelik içinde yaşayacakları bir ortamın inşa edilmesi ilk şarttır. Müslümanlar ve Hristiyanlar Kudüs'ün her yerinde olabilmeli, İsrail vatandaşları da sadece kendi sınırları ile kısıtlı kalmamalı, Ortadoğu'nun her yerini kendi vatanları gibi addedebilmeli, her yerde Müslümanlar tarafından sevgi ile karşılanacaklarını bilmelidirler.

Ayrıca, benim Kudüs için arzum ve niyetim; siyasi anlamda başkent ilan edilse bile şehrin bir ibadet merkezi olarak muhafaza edilmesidir. Orijinal konumu korunmalıdır. Kudüs’te politik bir karmaşa ortamı yaratmak doğru olmayacaktır. Mevcut durum korunmalıdır çünkü Kudüs Müslümanlar, Museviler ve Hristiyanlar için kutsal bir mekandır. Müslümanlar ve Museviler arasında anlaşmazlık meydana getirmeye çalışan bu oyuna gelmemeliyiz. Üç İbrahimi dinin mensupları bu topraklarda kardeşler olarak yaşayabilmeli ve ibadetlerini rahatça ve huzur içinde yerine getirebilmelidirler.

Bu barış ortamı sağlandıktan sonra Hz. Süleyman’ın mescidini Müslümanlar, Museviler ve Hristiyanlar birlikte yeniden inşa edeceklerdir. Şu an sadece çatışma ve kavgayla anılan Kudüs ve çevresi sevgi yurdu haline getirilecektir. Bunun sağlanmasının tek yolu, Kuran'daki gerçek İslam anlayışının yaşatıldığı, tüm milletlerin, tüm inançların kucaklandığı İslam Birliği'dir. Ortadoğu'da her konuda samimi ittifak içinde olan ve ittifakları ses getiren Türkiye ve Rusya, bu ittifakın sağlanması için öncü olmalıdır. Sn. Erdoğan ve Sn. Putin, bunu gerçekleştirebilecek yegane liderlerdir.

Adnan Oktar'ın Pravda'da (Rusya) yayınlanan makalesi:

http://www.pravdareport.com/opinion/columnists/29-12-2017/139596-jerusalem-0/

]]>
http://islamterorulanetler.com/tr/Makaleler/267474/kudus-sevginin-ve-dostlugun-baskentihttp://islamterorulanetler.com/tr/Makaleler/267474/kudus-sevginin-ve-dostlugun-baskentihttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/pravda_adnan_oktar_Jerusalem_should_be_the_capital_of_love_and_friendship2.jpgSat, 30 Dec 2017 01:50:12 +0200
İnsanlığın Öldüğü Yerde İnsan Haklarını Yaşatmak

“İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi”, insan hak ve özgürlüklerini düzenleyen ilk uluslararası belgedir. Üzerinden neredeyse 70 yıl geçmiş ancak bu konuda çok sayıda yeni sözleşme ve belge düzenlenmiştir.

Bu belgelerin arasında genel insan haklarından ayrı olarak kadınlara, çocuklara ve engelli kişilere yönelik özel sözleşmeler ve belgeler bile mevcut. Söz konusu belgeler arasında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, gerek içeriği gerekse uygulanmasına yönelik etkin bir denetim mekanizması içermesi bakımından öne çıkmaktadır. Ancak bu sözleşmeyi önemli kılan, sözleşmeye taraf ülkelerin tamamının, demokrasi ve insan hakları değerlerine uyması ve bu yönde gelişme göstermeleri konusundaki kararlılıklarıdır.

Şimdi Afrika ülkeleri, Afrika İnsan ve Halkların Hakları Şartı ya da kısaca Afrika Şartı olarak isimlendirilen, kendi İnsan hakları belgesini etkin bir hale getirme çabasında. Geçmişte Afrikalıları katleden, yurtlarından koparıp köle eden bir kısım Batılı uluslar ise, bugün zorla çalıştırma yasağının en önde gelen savunucuları görünümündeler. Umarız bu durum, yeni bir sömürü politikasına dönüşmez ve Afrika adına olumlu adımların atılmasına vesile olur.

Afrika Şartı, 1981’de Afrika Birliği Örgütü tarafından kabul edildi ve 1986 yılında da yürürlüğe girdi. Bugün elliden fazla ülke imza koyarak bu Şartı kabul etmiş durumda. Şart, bazı özellikleri ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Amerikan İnsan Hakları Sözleşmesi’nden farklılıklar arz ediyor.

  • İlk olarak Afrika Şartı, sadece haklar öngörmekle yetinmez; aynı zamanda ülkelerin yerine getirmeleri gereken ödevleri de düzenler ve ödevlere Amerikan Sözleşmelerine oranla çok kuvvetli bir vurgu vardır.
  • İkinci olarak Afrika Şartı, sadece bireysel hakları tanımakla yetinmez; ayrıca halkların haklarını da öngörür.
  • Üçüncü olarak Şart, medeni ve siyasal haklara ek olarak, ekonomik, kültürel ve sosyal hakları da güvence altına alır.
  • Nihayet Afrika Şartı, taraf devletlere, Şartta güvence altına alınan haklara oldukça geniş sınırlama ve kısıtlamalar getirme yetkisi vermektedir.

Afrika’nın tarihi ve çok sayıda uluslaşmamış topluluğun kültürünü ve varlığını korunma endişesi ilk üç maddeyi anlaşılabilir kılmaktadır. Ancak dördüncü Şart bütün bunlara bir sınır çizmektedir. Dördüncü Şartta belirtilen, çeşitli yönetimlerin Şartın uygulanmasını kolaylıkla kısıtlayabilmesi ibaresi oldukça düşündürücüdür. Bu ibarenin çeşitli çekincelerle konulduğu bir gerçek olsa da, bu durumun farklı odaklara bir kısım imtiyazlar getirecek şekle bürünmemesi önemlidir.

Elbette Afrika, pek çok yönden sorunlarla boğuşuyor. Afrika ülkelerinde çok sayıda iç çatışma gerçekleşmekte ve bunun sonucu olarak da insan hakları ihlalleri yaygın olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu durum dikkate alınarak bir mekanizma oluşturulması Şartın olumlu yönlerinden biri. Ancak bu mekanizmaların hiçbir şekilde kötüye kullanılmaması büyük önem taşımakta.

Yaygın ihlaller olduğunda, görevlendirilen bir komisyon, ihlal iddialarını “özel dava” adı altında nitelendirerek inceleyebilmekte ve gerekirse konuyu Afrika Birliği Meclisi’ne sevk edebilmektedir. Afrika Birliği Meclisi’nin karar vermesi halinde Komisyon, iddia edilen yaygın insan hakkı ihlallerini soruşturabilmekte ve konu ile ilgili rapor sunabilmektedir. Komisyon, bugüne kadar serbest seçimler, adil yargılanma, tutuklama koşulları, işkence, ölüm cezası gibi konularda önemli kararlar kabul etmiştir.

Afrika’da insan hakları adına gerçekleştirilen en önemli gelişmelerden bir diğeri de Afrika İnsan Hakları ve Adalet Mahkemesi’nin kurulmasıdır. Afrika İnsan Hakları ve Adalet Mahkemesi Afrika kıtasında kabul edilen hemen hemen bütün insan hakları belgeleri bakımından önüne gelen dava ve ihtilafları bakmaya yetkilidir. Ancak Mahkeme’ye taraf devletler, Afrika Birliği Meclisi ve Meclisin yetkilendirdiği diğer organlar vasıtası ile başvuru yapabilmektedir. Ayrıca Afrika Komisyonu, Çocuk Hakları ve Refahı Konusunda Uzmanlar Komitesi, birçok insan hakları kurumu ve hükümet dışı kuruluşlar da Mahkeme’ye başvuru yapabilmektedir.

Ne var ki, bireylere ve genel olarak bütün hükümet dışı kuruluşlara Mahkeme’ye başvurma imkânı açıkça tanınmamıştır. Bunu, kıtada insan haklarının güçlenerek gelişimi yolunda bir zayıflık olarak nitelemek mümkündür.

Oysa Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne göre herhangi bir hak ihlalini, her Avrupa ülkesi vatandaşı mahkemeye taşıyabilmektedir. Bu ise, ülkelerin vatandaşlarına karşı muamelelerinde ölçülü olmalarını sağlamaktadır.

Ancak çatışmaların yaygın olduğu, insanların kendilerini güvende hissetmedikleri Afrika kıtasında her insanın böyle bir hakkı bulunmuyor. İnsan hakları sadece bir ölçüye kadar korunabiliyor. Bu durum, şu sonucu ortaya çıkarıyor: Afrika’da insan haklarının kökleşmesinin ön şartı güvenlik. Güvenlik temin edildikten sonra insanların refah içinde yaşamaları ve ülkenin kalkınması için gerekli altyapı kolaylıkla sağlanabilir. İnsan haklarının gelişimi ve insanların gerçek özgürlük ve demokrasi ile buluşması, bundan sonra gerçekleşecek düzenlemelerle sağlanabilir. Asıl olan, yıllar boyunca korku ve baskı altında yaşamış olan Afrika halkını, içinde bulundukları dehşet ortamından çıkarmak ve bu toprakları sömürü için çaba gösterenlere mahal vermemektir.

Bunun olabilmesi için Afrika Birliği’nin, ihlal durumlarında taraf ayrımı yapmaksızın ciddi müeyyideler uygulayabilmesinin sağlanması gereklidir. İnsan Haklarına sadık daha güçlü bir Afrika Birliği, güvenli bir Afrika’nın teminatı olacaktır.

Adnan Oktar'ın News Rescue'da (Amerika) yayınlanan makalesi:

http://newsrescue.com/keeping-human-rights-alive-human-spirit-dead/#axzz52V33WUMS

]]>
http://islamterorulanetler.com/tr/Makaleler/267145/insanligin-oldugu-yerde-insan-haklarinihttp://islamterorulanetler.com/tr/Makaleler/267145/insanligin-oldugu-yerde-insan-haklarinihttp://fs.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/news_rescue_adnan_oktar_keeping_human_rights_alive_where_the_human_spirit_is_dead2.jpgFri, 29 Dec 2017 03:35:51 +0200